Kendime gelirken yoruldum, işte bütün hikayem budur.
Şu anda isterdim ki; bir sahilde oturayım, denizi izlerken yalnız başıma hıçkıra hıçkıra ağlayayım. Ağlarken oracıkta uyuya kalayım.
Bir insana verdiğin değer, onun sana kattığı güzellikler kadar olmalı.
Yara bandı olmasını beklediğin insan, canının acısı oluyor zamanla.
şakaklardaki zonklama sürüyor. şakaklardaki bu zonklamayı durdurmam gerek. onun ölümü benim içimde. şakaklarımda zonkluyor
Parmak uçlarımda ölümün soğukluğu.*
senin mutluluktan gözyaşları döktüğün günler benim kalemi elime aldığım günlerdi. bana aile kavramını yaşatmadın. çocukken bile büyük olmam gerekti. çocukken bile kendim öğrenmem, çocukken bile kendim kazanmam gerekti. bana hiçbir zaman bir anne ve bir baba aratmadın çünkü hiç olmamış bir şeyi arayamazdın. daha meşakkatliydi, daha zor ve daha uzun ama farkına dahi varmadım. başkalarından görene kadar ve başkalarına özenene kadar yalnız olduğumu anlamadım. hiçbir şey vermediğin yetmezmiş gibi her şeyimi aldın. gelecekte bir aile kurabilme hakkımı elimden aldın. bana verebileceğin son bir şey kalmıştı onu da maddiyat sandın. beni hiçbir zaman övmedin ve kimse tarafından övülmek istemedim. beni hiçbir zaman sevmedin ve kimse tarafından sevilmek istemedim. bana inanmadın, kimseye inanamadım. ciddiye almadın, ne yaşadığımı ve ne başardığımı bilmedin. hayatımın on dakikasını kazanmış insanlara senden daha çok şey bilmiş olmaları hakkını verdin. temizlemeye çalıştıkça üstüme yapıştın. soğuktun ve beni de soğuttun. beni hapsettin ve ne kadar korktuysam o kadar içine çektin. seni hiçbir zaman sevemedim, sahiplenemedim ve gururla bahsedemedim. sen ne kadar varsan o kadar yoktun. daha mı erken büyüdüm? daha mı erken olgunlaşıp, daha mı erken öğrendim? hiçbirini istemedim. istemediğim bir hayatı elime yüzüme bulaştırdın ve ne kadar büyümüş olursam olayım, bunu hayatımın her anında yüzüme tokat yemiş gibi yanımda götürüyorum. hatırlatıyorsun. bazen nasıl davranacağımı bilmiyorum. gerçekten nasıl mutlu olursun, gerçekten üzüldüğünü nasıl gösterirsin, nasıl seversin ve nasıl sevilirsin. bir cenazede ne yapman gerekir bilmiyorum. bir düğünde nasıl davranman gerektiğini bilmiyorum. birine nasıl veda edersin bilmiyorum. o yüzden her yere yalnız gidiyorum. mezar taşlarına bile. bana sadece öfke duymayı öğrettin. daha çok öfke ve o zaman istediğin her şeyi başarabilirsin. sonunda yalnız ve özgür olabilirsin. ama ben en başından beri yalnızdım ve hayatımın hiçbir anında özgür sayılmayacaktım. henüz büyümemiştim, büyüdün dedin. eskişehiri benden aldın çünkü artık nereye baksam senin yüzünü görüyorum. bugün bu şehirden giderken sana hiçbir şey için teşekkür edemiyorum. günaydın demekten çekindiğin bütün o sabahları özlemeyeceğim. henüz altı yaşındayken karanlıkla yaşamaya alışayım diye yalnız bıraktığın bütün o geceleri özlemeyeceğim. seninle hiç geçirmemiş olduğum zamanları özlemeyeceğim. bana verdiğin parayı bir yükmüş gibi taşımayı özlemeyeceğim. bana yaşamak zorunda bıraktığın ve bunu bir zorunluluk olarak görmediğin o hayatı özlemeyeceğim. umursamazlığını, acımasızlığını, ilgisizliğini ve hiçliğini özlemeyeceğim. beni üşüten o gaddarlığını özlemeyeceğim. seni özlemeyeceğim çünkü sen beni zaten özlemeyeceksin.
‘artık anlıyorum aşağılıktır güvercinler çünkü kafese koydum hepsi oraya evim derler’
çok şey yaşayınca artık güçlendim, hiçbir şey yıkamaz beni diyorsun. küçücük bir taş nasıl da yerle bir ediyor seni, izle.
Galiba sürekli yıkılmaktan alıştım ve acı vermiyor
“gitti. ayağını sürüye sürüye de değil üstelik. sanki burada hiç kök salmamış gibi, kopuk bir uçurtma gibi süzülüp gitti.”
tamam evet biliyorum güzel bir kadın değilim. ama bu kadar sevgisizlik çok fazla değil mi.
benim bu düzene ayak uyduracak halim kalmadı.



