Murphy kanunlarına göre doğru insan tamda beklenmeyen anda karşımıza çıkan insandır. Her kalabalık ortama, üzerimizde en kibar elbiseler, en içten gülücükler alıp gideriz. Herkesin alnında ne yazar okumaya çalışırız. Gel gör ki doğru insan, sen eşofman terlikle markete çıktığın zaman düşürdüğün parayı arkandan sana yetiştirmek için koşan insandır aslında. Doğru insanı ararken girilen şekil şemal, bizi onun için doğru olmaktan çıkarır aslında. En doğru, en doğal olandır. Bunu unutur, o bizi yüzlerce metreden seçsin diye şatafata boğarız kendimizi. Yüksek sesle konuşuruz o ne kadar esprili olduğumuzu anlasın uzaklardan diye. Bu sebeple bekleyiş kaybettirir insana aslında aynı şekilde arayış da. Çünkü gerçek, yağmuru seyrederken yalnızlığa ağlamaktır. Karizmatik bir merhaba bekleriz belki de o her bayram mesaj atanımızdır. 15 yıldır doğum günümüzü unutmayan ve sadece dost gördüğümüzdür. Belki okulda sınav dönemi bize de fotokopi çektirendir. Doğru insan bize teklif etmeden ders çalıştıran, hava soğuduğunda ceketini verendir. Doğru insan doğaldır, yalındır. Bunu bilmek bekleme süresini kısaltır. Aramak yada beklemek değil aslolan görebilmektir. Herkes için bir doğru insan vardır. Önemli olan omzunuza bırakılan ceketteki sıcaklığı hissedebilmektir.
“milyon kere ayten” şiiri kadar mükemmel bir şey varsa: oda şiiri yazan adamın güzelliğidir.
sayısalcı romantizmi
bir çöp adam çizer gibi hayat kurdum kendime, öylesine detaysız, basit ve sıradan.
Bu hikayeden sonra bir blog yorum yapar; biri ben ağlamadan önce şu ayıcığı mutlu etsin lanet olsun gözlerim doldu.
Ve başka bir blog buna daha fazla göz yumamaz çizim yapar;
Çünkü burası tumblr.
Gördüğüm en güzel post ilan ediyorum ♥
Çok tatlı 😇
☺
Çok tatlı lan☺
Hissedeceksiniz amk, bir gece yarısı ağlarken, sizi güldürmek için çabalayan kişinin yokluğunu iliklerinize kadar hissedeceksiniz.
Etrafıma baktıkça, her şeyden uzaklaşıyorum. Bazen bu düşüncede olan tek kişi benim diyorum, benden başkası düşünmüyor böyle.. Sahte ilişkiler, yalan kahkahalarla olmaktansa bir kenarda oturup çürümeyi bekleyebilirim. Ama bazen oluyor ki aldığım her nefes kalbime batan bir iğne kadar acıtabiliyor. Neden onlar gibi değilim? Sahte olsa da neden mutlu olamıyorum? Neden günlük ilişkilerim yok? Gelecek hayali kurmadığım insanlarla neden birlikte olmuyorum? İnsan kafayı yer yalnız kalınca. Ve ben yalnızlığı ibadetim yaptım.
Gözlerimizin önünde kaybettiğimiz bir fidan daha. Bitmek bilmeyen bir kadın cinayetine daha şahitlik ediyoruz. Sözün bittiği yerdeyiz demeyeceğim. Bitmiyor… Tam 11 Şubat'ta biz daha Özgecanımızın yasını tutarken gözlerimizin önünde 2. Evimizide AV TÜFEĞİ ile bir kardeşimizi kaybettik. Bu vahşeti yapanın tek sebebi ise sözde aşkına karşılık bulamamasıydı. 10. Sınıfa giden herkes gibi hayalleri, umutları olan bu kız kardeşimize veda ettik… Ses verin kardeşlerim! Biz Elif'i Elifimizi unutmayacağız. Sizde unutturmamanız dilekleri ile… #elifzelalinsesiyiz
Unutmayacağız. #elifzelalinsesiyiz
Turgut Uyar / Şimdi Gelsem ki (via sarhosadam)
(via godgoodbye)
Bir yıl boyuca psikolojik baskı altındasın her saniye sınav gününü düşünüyorsun ailen büyüklerin akrabalar hepsi sınavı soruyor, hepsi ders çalış diye baskı yapıyor. Bir yıl boyunca tüm aktivitelerde vicdan azabı hissediyorsun, sabah 1 saat fazla uyuyunca kendi kendine kızıyorsun. Ders çalışmasan bile masada oturman gerektiğini hissediyorsun. Bütün planları, gezmek istediğin yerleri, yapmak istediklerini, hepsini sınavdan sonraya atıyorsun. Tüm hayatına paydos veriyosun. Bir yıl boyunca yaşamsal faaliyetlerin en aza iniyor. Sen artık bir çocuk ya da bir öğrenci değilsin. Artık sen bir yarış atısın. Diğer yüzbinlerce kişiyle bir kaç saatlik sınavda yarışıp hepsini elemen gerekiyor. Sınavdan çıkınca kimse nasılsın demiyor, herkes ne yaptın nasıl geçti diyor. Kazanamazsan özürlüsün. kazanmazsan salaksın. Kazanmak zorundasın. Bir yıl çalıştın. dershaneye gittin, para verdin, özel ders aldın, özel okula gittin. Bir yıl boyunca her an bugünü düşünüyordun. 2 saatlik bir sınav. 2 milyon yürek. milyonlarca kitap, milyonlarca soru, milyonlarca cevap. bitti hepsi. artık bir basamak daha geçti hayatından. bitmeyen bir yolculuğun küçük bir basamağı. burda da işte dayanma gücünü ölçüyorlar. psikolojini ölçüyorlar, zeka, hız, beceri, stres hepsini ortaya koyuyorsun. ve sonunda bir sıralama. küçük bir kağıt. ve ömründen bir yıl. hoşçakal 17 yaşım. hoşçakal lise. hoşçakal
Ulan
Yarım Kalan Kumdan Kale
Okulun son günüydü. Yıllardır büyük bir aşkla sevdiğim Pırıl sınıfın çalışkan çocuğu ile dondurma yiyordu. Pırıl’a aşık olduğumda on beş yaşındaydım. Şimdi on yedi oldum. Geçen iki yılda kendimi yüzle çarpmış gibi hissediyorum. Bu nasıl bir problemdi? Çözemedim. Karne de öğretmenin yazdığı ‘’Başarılar diliyorum,’’ notunu ‘’Hayat üzülmeye yetecek kadar uzun değil. Hiç olmayan belki olmayacak biri için üzülmek hiç değil,’’ diye okudum. Öyleydi. O gün kalbimi sanki gübre verilmiş bir çiçek gibi hissettim.
Ertesi gün yazlığa gitmek için yola koyulduk. Yazlık kelimesi bana hep umutlu şeyler çağrıştırıyor. Beklentim olacak pek bir şey yok. Yoruldum sadece. Kafamı toparlamak istiyordum. Denize koştum hemen. Önce biraz yüzüp kendimi serin sulara mı bıraksam? Ya da sıcağın altında kumdan kale yapıp denize karşı koymaya mı çalışsam? Bilmiyorum. Hayat çok zordu. Tam o sırada bir gölge belirdi gölgemin üzerinde.
‘’Merhaba,’’
Gözlerine baktım. Sonra saçlarına. Burnuna, dudaklarına, kulaklarına, ellerine..
Ne yapacağımı bilemedim önce. Şaşırmıştım. Birden gelmişti. Sanki yağmur yağınca çakan şimşek gibi. Gelme diyemiyorduk ona.
‘’Merhaba,’’ dedim. Sonra ‘’Nasılsın,’’ diye sordum.
‘’Yağmurlu havalar olunca daha da bir mutlu iyi oluyorum,’’dedi.
Hava otuz dereceydi. Bu kızın kederden kendini eve kapatması gerekiyorken yanımdaydı.
‘’Adın ne?’’ diye sordum.
‘’Değer,’’ dedi.
‘’Değer dedim içimden gizlice. Duymuş gibi oldu ama çaktırmadım. Karaya oturmuş bir geminin tekrar denize kavuşması gibi kendime gelemedim önce.
‘’Senin adın ne?’’
‘’Deniz,’’
Değer yanıma geçip benimle deniz arasında dilek tuttu. Bu kız zihnime ince ince işliyordu. O incelikte bende bir cambaz gibi beynimin tellerinde dengede durmaya çalışıyordum. Düşecek gibi olduğum zamanlarda gözleriyle beni tutuyordu.
‘’Memnun oldum,’’ dedi. Dileğimi de tuttum. Bence olacak. Benim altıncı hislerim kuvvetlidir. Gülümsedi. Bende gülümsedim. İlişkimiz o dakika başlamıştı.
‘’Neden kumdan kale yapmıyoruz?’’
‘’Yapalım,’’ dedim.
Orta sahadan gelen topa çok güzel bir kontrol sağlamış futbolcu gibiydim.
Kaleyi yapmaya başladık. Değer kalenin temeline önem gösterdiğini ellerini kuma sağlam vurarak belli ediyordu. Ne kadar sağlam düşünürsek o kadar az hasar görürdük. Bunun mesajını veriyordu.
‘’Denize girelim mi?’’
‘’Kalemize bir şey olursa?’’
‘’Sıra sıra girelim o zaman. İlk sen gir. Ben kalemizi korurum.’’
Dalgalarla dans eden bir yüzüşü vardı. Dayanamadım bende yüzmeye karar verdim.
Değerin annesi seslendi uzaktan. Akşam saat sekiz de Sahil Kafe’ de buluşalım. Suratıma su attı ve yanımdan yavaşça uzaklaşmaya başladı. Arkasından seslendim.
‘’Kalemiz yarım kaldı,’’
Arkasına dönüp gülümsemeye devam etti.
Hikaye burada yarım kalıyordu. Çünkü geri kalan sayfaları yoktu kitabın. Gecenin bir vakti bu kitap beynimde bir delik açmıştı. Ozon tabakası gibi bir şey hayal ettim. Bana bir mesaj veriyordu belli ki. Hayal gücümü zorlamam gerektiğini mi söylüyordu? Ya da bu hikayeyi ben mi bitirecektim? Elime kalemi alıp ben mi yazacaktım bu sonu? Hayır dostum böyle olmayacak. Bu hikaye de yarım kalsın. Herkes için farklı sonu olan bir hikaye elbette insanların aklında daha çok yer edebilir. Deniz için balıklar ne kadar değerliyse, balıklarda denizsiz yapamıyordu. Kumdan kaleler de dâhil, Afrika’ da.
Sonlandırdığımız bir hikaye yine oradan devam etmiyor muydu?
’Hikayeler bitmez, biz hikayelerin sonu olduğuna inandığımız için sonlar vardır.’’
Sabit Emre Zengin
Kimse benim en sevdiğim içeceği bilmiyo. Yada çaya kaç şeker attığımı. Kimse ağlarken nasıl olduğumu bilmiyo. Yada gülerken. Heycanlandığımda neler yaptığımı yada gerilince yanaklatımın boynumun kıpkırmızı olduğunu bilmiyo. Kimse bana gerçekten bakmıyo. Kimse saçlarımı kestirdiğimi yada üzgün olduğumu anlamıyo. Neden kimse bunları bilmiyo ? Neden kimse bana gerçekten bakmıyo ?
İlk önce değer veren var mı bize diye sormak gerek bence
Bencede
Artık kimseye güvenim kalmadı. Laf olsun diye değil, gerçekten söylüyorum. Çok uzun zamandır eskisi gibi olmaya çalışıyorum. Ben olsam da onlar olamıyor.. Heyecanını kaybeden insanlar, anlamını yitiren arkadaşlıklar, çıkar üzerine kurulmuş dostluklar, samimiyetine güvenemediğim kimseler... O kadar küçüldü ki dünyam, o küçülürken, içimdeki boşluğu nefret doldurdu.
Bazı insanlar kitaptır, iyi okumak gerekir, tekrar okuma şansınız olmayabilir.
İlişkiler hakkında anlam veremediğim bir çok nokta;
Şimdi mesela isim vermek yerine kısacası kodlayalım X kişisi Y’den Y kişisi ise Z den hoşlanıyor, ama ne Z, Y’den hoşlanıyor, ne de Y, X’ den yani herkes platonik. X kişisi şöyle düşünüyor; Neden Y kişisi kendisini seveni değil de, onu sevmeyen birisine aşık, neden beni yok sayıyor? Y kişisi ise; X kişisi beni böyle delicesine severken Z kişisi neden sevgime tepkisiz kalıyor, neden sevmiyor? Z kişisi ise; Sevmek benim içimden hiç gelmezken, X kişisi nasıl olur da halen sevmeye devam edebiliyor? Şimdi burada X’in hayali, Z’nin ise kıymet bilmediği şey ile aynı, burada suçlu Z mi yoksa, onu seven birisi varken hala Z kişisinde takılı kalmasından dolayı Y’de mi? İnsanlar neden kendisini seven birisinin verdiği değeri umursamazken, aynı şekilde kendisinin de platonik olduğu birisinden değer bekliyor, ya da onu anlamasını bekliyor? Hiç bir zaman anlam verememişimdir bu duruma.
Birilerine bir şey anlatmak, onları kendimize yakın görmekten başka nedir ki?
kendini saklamayı tercih edip, karşıdakinin ismini,nerde yaşadığını vs merak edip sorması bi bana mı mantıksız geliyo.? yine mi yalnızız yine mi şaşkın




