Avatar

Sizi rüyamda gördüm bayım.

@halkasizsaturnnn

Ve öyle özledim ki sizi, bütün şehri değiştiresim geldi...

OLDU. Bu post uğurlu galiba yardırın

Bir mucize olsun

post değil film okunmuş gibi fragmanını izlediğimde bir şey oldu postunu rblediğimde bir şey oldu ne zaman bir şey istesem artık bunu rbiycem

Allahım lütfen

Bi umut rb

Bişey beklediğimden diil ama rb

Avatar
witch20

My Favorite shows part 2

Miranda

Modern Family

Mrs Brown Boys

My Mad Fat Diary

One day at a time

Orange is the new black

Oz

Parenthood

Pitch

Poldark

Powerless

Preacher

Prison Break

Pure Genius

Pushing Daisies

Queer as Folk

Ripper Street

Roadies

Santa Clarita Diet

Scream Queens

Shameless

Sherlock

Sneaky Pete

Sons of Anarchy

Speechless

Star

Stargate Atlantis

Taboo

Teen Wolf

Telenovela

Texas Rising

The Big Bang Theory

The Fall

The Foster

The Hollow Crown

The Night Shift

The Odd Couple

The Pacific

The Red Road

The Vicar of Dibley

The Walking Dead

This is Us

Transparent

Tru Calling

True Detective

Underground

Vicious

Vikings

When we rise

Will and Grace

bütün kaybedenler için yazacağım bu gece, bütün yarım kalmışlıklar için. bardağın dibinde yarım bırakılan çay için mesela, mesela kavuşulamayan aşklar için, elde edilemeyen arzular, karnı doymadan uyuyanlar için. kanadı kırılmış kuşlar, boynu bükülmüş güller, susuz kalmış topraklar için yazacağım.. bana inanın dostlarım, bu hayatta bir kez sendelemişseniz eğer yere düşmemek adına yaptığınız bütün hamleler dengenizi biraz daha bozacaktır. neyin yokluğu korkutuyorsa sizi, onun yokluğuyla sınayacak hayat sizi. yürümek istemediğiniz bütün yolları ezberleyecek, bilmek istemediğiniz bütün gerçekleri öğreneceksiniz. bunlar laf olsun diye yazılmış şeyler değil, belki de ilk defa bu kez, yazdıklarımın bir nebze de olsa doğruluk payı var. bana inanın. bu yazı az da olsa ilginizi çektiyse ve yatağa uzandığınızda tekliyorsa sol yanınız bir şeylerin eksikliğiyle, kötü alışkanlıklarınızdan şikayetçiyseniz ama yine de kopamıyorsanız o alışkınlıklardan, tutunamıyorsanız, daha önemlisi tutunmak istemiyorsanız artık, düşmekten değil kalkamamaktan korkuyorsanız, aynı gökyüzüne bakıyoruz demektir. aynı derme çatma evlerde büyüyüp, aynı yollarda dizlerimizi kanattık demektir. belki aynı hayatları yaşamıyoruz ama aynı acıların anavatanıyız hepimiz. aynı yıldızlara bakıp aynı karanlıktan şikayet ediyoruz.; konuyu nereye bağlayacağım, nerede bitireceğim bilmiyorum.. bu yazıyı yazmanın herhangi bir şeye faydası var mı, şüphesiz ki yok. ama yine de birşeyleri anlatmak istiyor insan, birilerine içini dökmek istiyor. ve en çok da böyle zamanlarda yalnız kalıyor, belki tercih meselesi belki zorunluluk, adı her ne olursa olsun iki taraf için de tek bir gerçek var; salt yalnızlık. ayakkabının markası, pantolonunun fiyatı, oturduğun evin genişliği ne olursa olsun, kim olursan ol, nerede olursan ol, başını yastığa koyduğun an yüzbinlerce insanla aynı eksikleri özlüyorsun. hayatı anlamış, yaşamın farkına varmış, varoluşunun sadece nefes alıp vermek, uyumak, yemek yemek ve düzüşmekten ibaret olmadığını düşünen binlerce insanla aynı duyguları besliyorsun. bazen düşünüyorum da, bütün yalnızlar, mutsuzlar, umutsuzlar, tutunamayanlar bir araya gelsek, herkes yarasını sarsa en yakınındakinin. artık zemine ulaşmış olmanın verdiği rahatlıkla, daha aşağıya düşme korkusu yaşamadan, arkasına dönüp bakma gereği duymadan yaşasa insanlar. kimse böyle satırlar yazmak zorunda kalmasa ve kimsenin ilgisini çekmese burada yazılanlar. ne iyi olurdu, böyle akşamlarda başımızı yaslayacak bir omuza sahip olsaydık. ne iyi olurdu, henüz yitirmediğimiz umutlar, karşılaşmadığımız yalanlar, beklemediğimiz bir kaç liman kalsaydı geriye.. ne iyi olurdu bir daha aynı hataları yapma lüksümüz olsaydı. ne iyi olurdu, tüketmiş olmasaydık bütün ayrılıkları. ne iyi olurdu, ezberlemiş olmasaydık bütün düşüşleri. ne iyi olurdu bir yalana daha inanacak iyi niyetimiz kalsaydı. öyle hayatlar yaşadık ki doslarım, hepimizin elinden hata yapma lüksünü bile aldılar. ve bizim asıl sorunumuz bizi neyin böyle kanattığını biliyoruz sorun bu değil asıl sorun merhem bulsak, yaramıza sürecek inancımız kalmadı..

Şimdi anlatacağım hikayede olayları birinci ağızdan dinledim ve bazı kesimleri yaşanırken orada bulunuyordum. Umursarsınız ya da umursamazsınız. Orası sizin bileceğiniz iş ancak bunu anlatmasaydım gerçekten kendimi iyi hissetmeyecektim. 30lu yaşlarının başında, işinde başarılı, ailesiyle pek sık görüşmesede her bayram da ellerini öpmeye giden, etliye sütlüye karışmayan bize her türlü konuda yardımcı olan aynı zaman da da  kimsenin, kimseye kötü davranmasını hoş göremeyen delikanlı bi abimizin hikayesi bu. Bu abiyle nerede ve nasıl tanıştığımla başlayacağım. Arkadaşlarımla sürekli gittiğimiz bi bilardo salonu vardı. Bilardo salonunun sahibi çok matrak ve çok zeki bi adamdı. Ancak mekanı eşi işletiyordu. Paraya ihtiyaçları olduğu için değil de eşi istiyor diye açmışlardı o bilardo salonunu. Okan abi sakin ve mizahi kişiliğinin yanı sıra gayet zeki adamdı. Bu mekana yalnızca gelip giden bizler değildik. Mekan mahalle içinde epey popülerdi. Okulu ekip bilardoya gittiğimiz bi gün, saat 11.30 gibi kapı açıldı. Masalarda kimse oyun oynamıyordu. Hepimiz kenara çekilmiş bira içiyorduk. Sohbet ediyorduk. Hayri yine manitasıyla kavga etmişti. Hayri ve Ece’nin kaprislerini ve kahırlarını biz çekiyorduk yine, her zaman olduğu gibi. Anlatılsa dişin kovuğunu doldurmazdı, öyle boktan bi sebepten kavga etmişlerdi yine, hayri inatla anlatmamak için direniyordu. Burdan anlayabiliyoduk ama ısrar etmemizin sebebi Hayrinin bi salaklık edip kendini dolduruşa getirmesi ve sonra da eceyi yok yere terk etmesiydi. Biz bu muhabbetlerle uğraşırken, kapı açıldı ve daha önce hiç birimizin tanımadığı bi adam girdi içeri. Barda duran Sezen ablaya yaklaştı ve bişeyler söyledi. Tabureye oturdu ve kafasını önüne eğdi, beklemeye başladı. İçki söylediğini anlamıştım ama kimdi. Nerden gelmişti. Bu mahalle dışından insnalar buraya pek sık uğramazdı. İşin aslı kimse, asla uğramazdı bizim tayfalar dışında. O yüzden epeyce tedirgin olmuştuk ve bütün sohbetlerimizi sesimizi hafifçe kısarak devam ettirmeye çalışmıştık. Ki bizim grupta serseri mi yok! Can ve İterhan gidip adamın tepesine dikilmiş. Onlar gidene kadar gittiklerini fark etmemiştim. Arkamı dönüp baktığımda gördüm ki bizimkiler adamı sindirmeye çalışıyo. Adamsa gayet rahat. Kollarını geriye doğru tabureye yaslamış iterhanla konuşuyo. -Polis misin? +Polise mi benziyorum? -Boka benziyosun. Polis misin? +Bu grubun ağabeyi sen değilsin ama istiyosun değil mi? Adamın hangi akla hizmet böyle konuştuğunu düşündüm. Kendini dövdürtmek miydi amacı. Herne’ise istediğini almak üzereydi, gidip müdehale ettim. Erhan’ı göğüskafesinden kavrayıp kenara kaldırdım. Can’a bakmam yetti. +Rahat dur, ses çıkartma. -Ama abi... +Erkan itliğin tuttu yine. Rahat dur. Ben hallederim masaya geç. Kızlar korkuyo. Erkan gidene kadar peşinden baktım. Canda hemen arkasından gidip erkanın omuzlarına ellerini koyup saçlarından öptü. ‘’Sıkma canını, çıkarken bizde çıkarız’’ dediğini dudaklarını okuduğum için anladım. Adamın oturduğu tabureye yakın duran tabure olmadığı için beş metre ilerideki taburelerden birini sürüyerek altıma çektim. Yanına oturdum. +Senin derdin, dert olmak mı? -Hayır amacım bi bira içmekti ama gördüğün gibi çocuklar çok ağresif oluyor. +Bu kendini beğenmiş tavırları bırakmazsan bende çocuklaşabilirim. -Yaşında davranmanı yeğlerim. +Peki, şimdi burda ne aradığını söyle. -Dediğim gibi sadece bir bira içmeye geldim. +Peki, afiyet olsun o halde. Diyip kalktım ancak tatmin olmamıştım. Masaya geri döndüm ve Hala hüzünle etrafa bakıp bira içen Hayrinin çenesinden tutup bana bakmasını sağladım. ‘’Gidip o kızı al, buraya getir. Beni daha fazla sinirlendirmeyin.’‘ Talimatım gayet açıktı.Hayri masadan kalkarken biralarının parasını cebinden çıkarttı ve masaya attı. Selam verdi ve çıktı. Erkan arkasından çıktı. Kolunda gizem ile. Sinanla göz göze geldiğimde anladım ki bi haltlar karıştırıyolar. Neolduğunu söylemesi için çok baskı yaptım ama sesi çıkmadı. Can biliyordu diye düşünerek Can’ın üzerine gittim ama bilmediğine yemin ettiği için daha fazla üsteleyemedim. Arkamı dönüp yeni adamımızın hala orda olup olmadığını kontrol ettiğimde gördüm ki adam gitmişti. Pencereye yaklaşıp dışarıyı kolaçan ettim. Adamın arabası hala duruyordu. Ama kendisi yoktu. Nereye gittiğini merak ederek kapıya çıktım. Erkan yine bi aptallık yapıp başımızı belaya sokacaktı. İçime doğmuştu. Yada Tecrübe diyelim. Sigara yaktım ve bilardo salonunun yanındaki bina ile arasındaki boşluktan bir ses geldi. Yumruk yiyip inleyen bir adam sesi. Erkan yine yapacağını yapmıştı. Hırsları yüzünden birine kin kusmayı becermişti. Erkanın bu halleri yüzünden başımıza gelmeyen olay kalmamıştı. Hemen müdehale edip erkanı mekana attım. Bu yeni adamı yerden kaldırıp özür diledim. -Arkadaşım adına senden özür dilerim. +Biraz hak etmiş olabilirim ama arkadaşının eli de ağırmış. İçtiğimi kusuyordum nerdeyse. Bunu söylerken gülümsüyor olmasından anladığım kadarıyla zaten istediği buydu. Karşımdaki duvara yaslanmış yere eğik başını sağa sola çevirerek konuşuyordu. Şimdi bi biranızı içebilir miyim diye sorduğunda garip hissettim. Bi bira kazanmak için bi kaç yumruk yemek... Gerçekten ilginç bi adamdı bu adam ama anlayabildiğim kadarıyla dayak yemekten ve insanlardan korkmuyordu. İçeri buyur ederken mekanın kapısını ben açmıştım onun için. Geçmesini bekledim ve tekrar taburesine oturdu. İki bira versene abla, bana yaz’ dedim ve gelen biralar eşliğinde konuşmaya başladık. Bu şekilde tanıştık bu abimizle. Bize o günden sonra maddi ve manevi bi çok konuda yardım etti. Erkanın annesinin tedavisini üstlendi. Cana burs sağladı ve gizemin erkek kardeşi için bi tekerlekli sandalye aldı. Mahallemize yeni taşınan bu adamı o gün tanımamış olsaydık, epey zor durumlarla baş başa ve çaresiz kalacaktık. Bi haftasonu bütün tayfa toplanmış bilardo salonunda turnuva yaparken Ender abi geldi. Kafası bozuktu. Yüzündeki donuk bakışlar ve büzülmüş dudaklardan anlamıştım. İçeri girdi, bize baktı ama bizi görmedi. Yanına gitmeye yeltendim ama sezen abla beni el işaretiyle durdurdu. Geri dönmemi işaret etti. Söylediği gibi bilardo masasının başına geçtim tekrar. Ama içten içe de Ender abiye n’olduğunu merak etmekten kurtulamadım. Dün ki ender abiyle kıyasladığımda bu gün karşımız da ki taburelerde oturan Ender abi, zafiri tüketmişti. Hiç tanımasanız bile yüzündeki ifadeye baktığınız zaman içiniz burkulurdu. Daha fazla dayanamadığım bi an sezen abla ellerini iki tarafa kaldırdı ve mutfağa gitti. Sezen abla gözden kaybolur olmaz, koşar adımla Ender abinin yanına gittim. Ardı ardına sorularımı sıraladım. İlk on sorudan sonra bunalmış olacak ki, ‘’Baran, başımtacı, daha sonra konuşsak kızmazsın değil?’’ Estağfurullah abi diyerek müsaade istedim. Bilardo masasının yanına gittim, ebru yanıma gelip ne olduğunu ne dediğini ne konuştuğumuzu sordu. Kolumu çimdiklemeseydi hala Ender abiyi izliyor olacaktım ve sorularının farkına varamayacaktım. Kendime geldiğimde ve aklımın yüzündeki buğulanma kalktığında elime tutuşturdukları kısa ıstakayı rastgele salladım. Artık oyun umurumda değildi. Ender abiyi düşünüyordum. Elimde değildi. Takıntılıydım. Takmıştım ve geçmeyecekti bu merak. Yirmi dakika ve beş bira sonra Ender abinin yanına gittim. ‘’Ender abi, iki elimin yumruğu, noldu ne derdin var can abim. Derdin derdimdir, anlat!’’ Dedim ama bunu söylerken sesim bi inceldi bi kalınlaştı. Hüzünden ve boğazımdaki bira balgamı yüzünden konuşurken işkence çekiyordum. Ender abi, taburede hafifçe doğruldu. Dudaklarının üzerine işaret parmağını uzattı ve ‘şşşşşşşşu’ dedi. Susmamı istediğini biliyordum. Ama bende çok şeye karışmamasını istemiştim. O beni dinlemeyip yardım etmişti. Yanımda durmuştu. Hatta derdimi anlatmadığım için dövdüğü dahi olmuştu. Şimdi iki naz yaptı diye ona sırtımı dönüp, boktan bi masada, bilardo toplarının hesabını yapacak değildim. ‘’Anlat siktirme şimdi derdini tasanı, yeter kendine gel’’ dememle çenemde bi sızıyla, kulağımdabi çınlamayla kendime geldim. Alkolün verdiği dengesizlikle göt ucuyla oturduğum tabureden kurtulmuştu baldırlarım. Gözümün altında, yanağımda bi yanma, gözümde hafif bi kanlanmayla kendime geldiğimi hissettim. Kırk yıllık ölümden uyanan zombi gibi dikeldim. Hani şu kalbi kan pompalayınca kendine gelen zombilerin olduğu bi film vardı ya, o film de ki aşık olan zombi gibi oldum. Bi tokatla kalbime kan gelmişti. Öfkeden de kudurmuştum ama abimiz vurduysa bi bildiği vardır’ deyip susmaktı tabii bize düşen.  Ender abiden yediğim ne ilk ne son tokattı. Yanına tekrar yanaştım. ‘’Özür dilerim abi, haddimi aştım.’’ ‘’Bende, şimdi siktir git sonra konuşuruz.’’ Tamam dercesine kafamı salladım. Ayağa kalkmıştım ki, bira bardağını kavrayan parmaklarını gördüm. Parmağını koparsak çıkartmayacağı yüzük yoktu parmağında. Görür görmez anladım o parmağı. Eşiyle bişeyler yaşamıştı. ‘’Ender abi, abi, anlat nolur artık, anlat.’’ Duydu, dinlemedi. Boğazındaki gıcığı temizledi. Birasını kavradı, kafasına dikti. Adem elmasından akan bira benim genzimi yaktı, ona dokunmadı. -Hüzünle bira dikleyen adamlar da bir şiir olabilir ama amına koyim böyle şiirin.- İki. Üç. Dört. ‘’Anlat abi. Abi! Kendini dinleme. Ssuuus. Peki sinirlisin. Anladım abi. Yürü. Hayır. Küfür etme. Insanlar sana bakıyor abi. Başını öne eğ. Gözyaşına engel ol. Sus. Küfür etme. Sus. Sus. Sus. Hayır kavga çıkartma abi. Bu kez değil. Yürü. Omuzlarını iyice düşür. Sigaran sönmüş. At. At. At, abi! Küfür etme. Gözyaşı. Çaktırmadan sil, kendine bile! Sil. Hemen dedim. İç sesinle sesli konuşma. Duyacaklardır. Sus. Kimseye kaş çatma. Gözyaşı. Sil. Bekleme. Yürü. Devam et. Kimse yok. Sokak boş. Lamba patlak. Sigara yak. Etraf aydınlansın. Bi duman al. Gökyüzünü seyret. Sinirlisin. Küfür etme. Gökyüzü seni dinliyor. Gözyaşı. Öfkelisin. Sakla. Sakla. Sakla. Yürü. Çok durma. Ses çıkartma. Çakmakla oynama. Sigara. Çek. Çek. Çek. Siktir. Kayboldun. Yolunu bul. Bul. Bul. Bul. Kayboldun. Gözyaşı. Sil. Hemen sil. Sinirlisin. Sus. Hemen sus. Kaybettin. Kaybet. Kaybet. Şimdi tekrar. Yürü. Sigara. Yürü. Sil. Ağlama. Sinirlisin. Sakinleş. Yürü. Mırıldanma. Insanlar tekrar bakıyor. Beynini sustur. Ses yapma. Yürü ve yürü. Kaybettin. Kaybet. Kaybet. Şimdi daha çok. Kaybet.’’ Altıncı birada ben sustum. Gözü yaşlı. Baktı bana. Baktı. ‘’Siktir git lan.’’ Dedi. Dinlemedim, duymadım. Duymadıysam söylenmemiştir dedim kendime. ‘Ender abi, inatçısın anladım, ama ben, beni aldatan manitama farkettirmeden beni kimle aldattığını öğreniyim dedim, tam dört ay daha boynuz yedim. Bende fena inatçı değilim abi, anlatacan.’’ Dedim. Güldü. Resmen güldü amına koyim. Tamam hafiften tebessüm olsa haklıydı ama böyle bi kahkaha, bu olaya fazla. Ya da, insanların acılarını acı çekerken dinlemek insanı gerçekten rahatlatıyor. Bilemiyorum. Ama Güldü. Yaklaşık on dakika güldü bu olaya. Ses etmedim, anlatacaktı farkındaydım. Birden sustu. Hık etmedi. Tek sesi çıkmadı 4 dakika boyunca. Nefes bile almadı diye düşündüm. Öyle kitledi kendini bardağı izledi. ‘’Biz, kübra yengenle dokuz yıldır evliyiz. Daha önce de 3 yıllık ilişkimiz vardı, üniversitede. Böyle garip ama, tek başına oturmuş kahve içiyodu, elinde de ,hiç unutmam, kahverengi bi ajanda, el yazısıyla yazılmış bişeyleri okuyo. Ben de haşereyim o zamanlar. Solcular, devrim falan. Kapılmışım gidiyorum.  2002 falan işte o dönemler, bizde üniversite içinde sözde kapitalizmi yenicez. Bunu kantinde gördüm ders arası, böyle kısa saçlı, sandalyede kaybolmuş, elinde kahverengi bi defter, okuyo. Böyle bi hoşuma gitti anladın mı! Ya rabbim, sanainanmayan akılsızdır’Dedirtti bana elimde de sosyalizmi anlatan broşürler var. Yanımda arkadaş var, eline tutuşturdum broşürleri, ‘’Sen devam et benim az işim var’’ dedim gönderdim elemanı. Kübra yengenin başına dikeldim. Hanzo gibi, ‘’Sen ne okuyosun?’’ dedim. Aynı bu ton ama, öküz gibi, hesap soruyorum tanımadığım kıza. Hani ters düşen bişey söylese dövecem sanki. Böyle kafasını yavaşça, ürkek ürkek kaldırdı. Gözler ap açık kahverengi, gözlerinn altı çil çil böyle. Gözüne de arkamda ki camdan ışık vuruyo, daha bi mükemmel oldu, yarım gün ışığı altında. ‘’Şiir okuyorum. Dayım yazmış.’’ Böyle dedi. Hiç unutmuyorum. Unutmam olum. Ölsem o anı unutturamazlar bana. ‘’Dayın şair mi senin’’ dedim. ‘’Yok, benim dayım marangoz’’ dedi. ‘’Şiir devrimcilerin işidir’’ dedim. ‘’Her şiir devrimdir zaten’’ dedi. Apıştım kaldım karşısında.  İlk görüşte aşk mıdır bilmem ama sarhoş gibiydim be olum, anladın sen işte. ‘’Dedi. O anlatırken elimi kaldırıp bira getirmelerini söyledim bizimkilere. Sesimle ürkmüş ceylanlar gibi irkilen Erza’nın elindeki ellilik bira bardağı düşecek gibi oldu, gözlerim büyüdü. Dikkat kesildim. Son an da dengesini kazanıp birayı ve bardağını dengeleyen Erzadan biramı getirmesini rica ettim daha kısık bi sesle. Hala anlatmaya devam eden Ender abiye dönüp, biramdan bi yudum aldım. Elinde rakı bardağı olduğunu o saniyeye kadar fark etmemiştim. Nası oldu anlamadım ama gözüme perde inmişti, o anlatırken dünyadan kopmuş, anlattıklarını yaşamıştım resmen. Rakıyı ne zaman söylemişti, ne zaman içmişti. Hepsi tamam. Peki ben nası bu kadar hayal perest bişey olmuştum. Ciğerime çöken dumanlı çöl ateşine su serpmek ister gibi derin bi soluk aldım. Anlatmaya devam ediyordu. ‘’O günden sonra, yürüyüşlere, eylemlere, boka püsüre ayırmam gereken bütün zamanı onun yanında geçirmeye başlamıştım. TKP’nin üniversite sorumlusu benden uzun zaman haber alamayınca adam yolladı, yanına çağırttı. Tabi aklım başımda mı ki gideyim. Ben onu tamamen unuttum yengenin yanındayken. Bi gün dersler bitti, kampüs çıkışında yengenle gidiyoruz, belki birer bira içip eve geçeriz falan diye plan yapıyoruz, koluma biri girdi. Bi kaç saniye ara geçti geçmedi, yengeni de kolumdan çıkarttı bi başkası da o koluma girdi. Bildiğin zorla yürüyorum. Yengene falan bakıyorum dönüp dönüp. Ben direnmeyi bırakmayınca, koluma ilk giren it boşluğuma sağlam bi yumruk vurdu, neye uğradığımı şaşırdım. Yaklaşık beş yüz metre yürüttüler, arkaya dönüp bağırıyorum hala, sen eve git gelirim ben diye. Bizim hanım dinler mi! Böyle tenha bi yere gelince iki kişi oldu sana on beş kişi. Dinlendi dinledi, dövdüler beni. Yengen de uzakta beni döven itlerin ayakçı kızlarının arasında. Ona kimse dokunmuyo ama yanıma gelmesin diye zor zaptediyolar. Görüyorum. İyice hacemat olana kadar dövdüler beni. Grubun lideri geldi, saçlarımdan tuttu kaldırdı, ağzıma diziyle vurdu üç dört dişimi kırdı. ‘’Bi daha seni bizim hiç bi eylemcimizin, yoldaşımızın, örgüt evimizin yanında yakınında görmeyecez, yoksa çok daha kötüsüne hazırlarsın kendini Ender yoldaş’’ dedi. Sanki onlara ihanet etmişim gibi baktılar bana, giderlerken hepsi yüzüme tükürüyormuş gibi utandım. İnandığım şeyden vazgeçmemiştim ama inanacak daha güzel bişey bulunca onları ve davalarını unutmuştum işte. Sonraki birkaç ay hastanede, birkaç haftada dişçide geçti. Yengenle sözlendik okurken. Evi birleştirdik, aileleri tanıştırdık. Herşey güllük gülistanlık. Okul bitti evlendik. O bi iş buldu, ben bi iş buldum, bi kaçsene başka işlerde çalıştık. Biraz para biriktirdik, kredi çektik, bi atölye açtık. Ben işçiliğini yapıyordum o muhasebesiyle ilgileniyordu. Herşeyin yanı sıra, yengen bi oğlan çocuğu istiyordu. Ben… Ben yapamıyordum. Evlendiğimiz ilk sene öğrendik bunu. Yok genetik yok öyle yok böyle, gitmediğimiz doktor kaldımı bilmiyorum ama merdiven altı yerlerde bile çare aradım. Annemle konuştum, yok o macun, yok o bitki, yok bu ilaç, yok bu tedavi. Hiç biri bi boka yaramadı. İşlerimiz güzel gidiyodu. Evimiz, arabamız, bankada paramız, herşey güzel gidiyordu. Bi akşam yemek yerken yengen ‘’Madem çocuğumuz olmuyo, o zaman biz de evlat edinelim Ender’’ dedi. Gülümserken bu kadar güzel görünen başka bişey varsa namerdim baran. ‘’Olur, sen istersin de olmaz mı be iki gözümün çiçeği’’ dedim. Güldü, utangaç bi gülmeydi. Yemeğimizi yedik, seviştik, biraz şarap içtik, tekrar seviştik. Ertesi sabah işi falan boşverdik, gerekli şeyleri öğrenmeye gittik. Çocuk evlat edinmek öyle herkesin becerebileceği şey değilmiş, bunu öğrendik. Daha ilk araştırmamızda, benim sicilimdeki lekelerin en büyük engellerden biri olduğunu öğrendik. 5 yılda bi siliniyor diye biliyordum dedim yengene, yeminler ettim. Sicilimi aklımda tutmuyorum ki baran. Ne bileyim ben be. Bi ay, bi yıl. Bekle. Bekle. Bekleee. Bi bok olduğu yok. Sonunda yengen dayanamadı vazgeçti, ümit etmek çok yoruyordu onu. Bende yoruluyordum ama işte, sevdiğin kadına bi oğul veremeyen yetersiz bi adam olunca, anlıyosun ki senin yorulmak gibi bi lüksün yok. Gebersen de denemekten vazgeçemezsin. Çabalamayı bırakamazsın. Ölmek bile senin haddin değil. Yetersizsen, yarım adamsan. Ölmek bile öyle tam anlamıyla olmuyor. Her gün bi nebze ölüyosun da kimse kanayan yaraya dikiş atamıyor. Dün gece yemek yerken, tuzu istedim. ‘’İki gözümün çiçeği, tuzu uzatır mısın?’’ dedim. ‘’Ben ayrılmak istiyorum Ender’’ dedi. Senden tuzu isteyen birinden nasıl ayrılabilirsin ki baran.  Benim babam da anamdan tuz isterdi, onlar ölene kadar evli kaldılar. Bende öyle yaparım diyordum. Sevdiğim kadından tuzu isteyerek ölüme yaklaşırım diyordum. Tabi demekle olmuyor. Sen diyorsun da, karşındaki de bişeyler diyor. Öyle ayrılmak istiyorum deyince, kabul edecek değildim, hayır deyecek oldum bi an. ‘’O zaman oğlumu istiyorum Ender.’’ Dedi. Masadan tuzluğu aldım, ayağa kalktım. Misafir odasına girdim, biraz ağladım baran. Yalan değil ağladım ama senden tuzu isteyen birinden ayrılmak nasıl bi şey Baran. Ben anlamadım. Anlamadım allahını seviyim.’’ Dedi ve rakı bardağının dolu kalan payını kafasına dikti. Ayağa kalksa, yalpalar yerine geri otururdu. Ayağa da kalkmadı zaten. Elini kaldırdı. ‘’Herkese benden bira’’ dedi, gülerek. Arka masada keyifleri tıkırında olan gençlere kadeh kaldırdı. Herkesin hep bi ağızdan teşekküre boğduğu adamı, daha dün gece, karısı, bi tuzluk tuzda boğmuştu. ‘’İntihar etmeye gittim.’’ Bu cümleyi duyunca hemen, ani bi ürpertiyle ona baktım. ‘’Bakma öyle, onsuz nasıl yaşanır bilmek istemiyorum, ondan önce nasıl yaşadım hatırlayamıyorum bile’’dedi. ‘’Sabah yüzüğü çıkarmamı istedi. Bu konuda bana karışamayacağını söyledim. Vasiyetimde o yüzük benim parmağımda kalsın diyeceğim dedim, saçmaladığımı söyledi. ‘’Ayrılmamız dünyanın sonu değil.’’ Dedi. ‘’Benim için öyle.’’ Dedim.   Yüzüme bile bakmadı. Öğleden sonra gidip davayı açmış. Büroda oturmuş ne halt edeceğimi düşünüyordum. İçeriye girdi. Gülümsedim hiç bişey yokmuş, oğlumuz okuldaymış gibi davrandım. Ayrılmıyormuşuz gibi yaptım. ‘’Yıkılmam derdim eskiden de inanmazdım Ender. Gidiyorum! Nasıl oldu da yıkılmadın daha?’’ -Hiç bi harabenin yıkılışını seyrettin mi Kübra? Böyle eskiyerek düşer, ufak ufak. Parçacıklarını göremezsin ama bi yıl sonra baktığında bi yıl önce bacası olan yerde artık boşluk vardır. Bi yıl sonra yine gör beni Kübra...’’ Geldiği gibi çıktı bürodan. Azönce gülümseyen dudaklarım, gözlerimin etrafında gülücüklerin oluşturduğu kırışıklıklar, yerini bu ifadeye bıraktı.’’ Dediğinde gözlerine baktım. Gözlerinin içinde siyahlıktan başka bişey kalmamıştı. Belki biraz da kan! Ender abiye hiç bişey diyemedim. Böyle bişey karşısında, bi insana ne denirdi. Teselli mi edilirdi? İntihar mı öğütlenirdi? Başka kadın mı yok’ demeyi bile düşündüm ama cesaret edemedim. Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Kendi kendime ‘’Bu nası dert amına koyim! Ne öldürür, ne de yaşamak gibi yaşatır adamı’’ dedim. Ender abiye hiç. Hiç bişey diyemedim. Rakı içti. Rakı içtik. Oturduğumuz taburelerde sızana kadar. Rakı içtik. Sabaha saat beş gibi uyandırdılar ikimizi. Ertesi gün okuldan sonra amcamın bürosuna gittim, bi kaç kere ender abiyi düşündüm. Uzun zaman boyunca düşündüm her seferinde. Gidip yenge hanımla konuşmayı bile düşündüm ama ne haddine lan deyip kendimi susturdum. Akşam salona gitmek için, İterhan’ı ve Can’ı evlerinden almaya giderken, yol üstünde ki Ender Abinin evinin camlarına baktım. Camı yanan odanın, evdeki boş oda olduğu aklıma geldi. Bi kaç metre geçtikten sonra jeton düştü benim. Geri döndüm. Koşar adım  aparta girdim. Merdivenler. Merdivenleri bitiremeden erkanı aradım. Erhanı aradım. Canı aradım. Can ilk çalışta açtı. ‘’Lan, bu gün ender abiyi gördün mü? +Yok babacan, daha evden çıkmadım ama erhanlar salondaydı onları ara istersen. -Sen onları ara hemen ender abinin eve gelin. Kızlara bişey demeyin. Hemen çık evden koş Can.’’ diyip telefonu kapattım. Ender abiyi aramaya başladım. Düşündüğüm gibi. Telefonu kapalıydı. ‘’Lütfen daha sonra tekrar arayınız. -Amına koyduğumun orospusu daha sonra, arayacak bi ender abim olmayacak.’’ Az önce telesekreterle kavga etmiş olmamdaki salaklığımı göz ardı edip kapıya var gücümle vurmaya ve Ender Abi’ diye bağırmaya başladım. İçeriden gelen televizyon sesi korkularımı arttırdıkça kapıya vuran elimin şekli de değişiyordu. Parmaklarımın ortalarıyla vurmaya başladığım kapıyı şu anda yumrukluyordum. Açılmadığı her saniye sinirleniyor ve korkuyla doluyordum. Aklıma alt katın balkonundan tırmanmak geldi. Hemen alt komşusuna gidip kapıya vurdum. Anında açılan kapıyla beraber içeri girdim. Açıklama dahi yapmadan Balkonun girişi olduğunu düşündüğüm odaya girdim ve hızlıca balkon demirinin üzerine çıktım. Üst kata boyum yetmedi ama parmak ucuyla tutumaya yetecek kadar zıplayabildim. Her hangi bir zamanda yapamayacağım hareketleri, korku ve endişem hat safhadayken basitçe yapmıştım. Ender abinin evinin balkonuna tırmandım ve kapıyı açmaya çalıştım. Olmadı. Kilitliydi. Yan tarafa eğilip cama baktım. Kapalıydı. Üzerimdeki montu çıkarttım ve elime doladım. Bütün gücümle balkon kapısının üzerindeki cama vurdum. Cam tuz parçacıkları gibi yere dökülürken montu elimden sıyırıp kapıyı içeriden açtım ve koşarak iki kapı yandaki odaya girdim. Kapının önünde. Gördüğüm manzara karşısında. Elimden damlayan kanları dahi görmedi gözüm. Hücum edercesine evin kapısına abanan kalabalığı eve almak için kapıyı açtım. Daire kapısından çıktım ve merdivenlere oturdum-(yığıldım- ruh’un terk ettiği etten bedenler için kullanılan sözcük)- Bi oda içinde, ‘’Ayrılmak dünyanın sonu değil’’ diyen bi kadının cesedi. Onun asılı olduğu ipin karşısındaki duvar dibinde de, ‘’ ’İki gözümün çiçeği, tuzu uzatır mısın?’’ deyip onu seyrederken kalbine bıçak saplamış bi adamın cesedi.

Ne dersiniz bilmem ama bazı tabutlar tek kişilik değil. Ne dersiniz bilmem ama bazı ölümler ani değil. Ne dersiniz bilmem ama bazı intiharlar nesnel değil. Ne dersiniz bilmem ama bazı aşklar yalan değil.

ben zaten ölüyüm,bitiğim sen bu yazılarla beni daha beter yapıyosun be Adam… @hakankavak

Okurken ağladım….

çürüttü

Hakan abi ne yaptın yaa 🚬🚬🚬

Bu fazla acıttı. @hakankavak

Ne dersiniz bilmem ama bazı acılar geçici değil

İki gözümün çiçeği, tuzu uzatır mısın?

İki gözümün çiçeği, tuzu uzatır mısın?

Bazı tabutlar tek kişilik değil..

İyi bir adam değilim. Kötü bir adam da sayılmam ama. Arada bir kuşlara yem verir, sokak köpeklerine gülümserim. Bana insanlara da gülümsemeyi öğret. İnanacağım yalanlar söyle. Yalan da olsa mutlu olayım. Bedenimle değil, ruhumla geldim sana. Beni anla. Eskimiş sevinçlerime dokun. Umutlarımı yeniden sula. Yeşereyim, gölgemde uyu. Dallarıma salıncak kursun içindeki çocuklar. Çaresizce sarıldığım bu dertlerimle arama gir. Boz aramızı bütün kötülüklerle.   Bölüşelim her şeyi. Her şeyi bölüşelim. Kendimizi aramızda pay edelim. Sen bana bulan, ben sana. Arınmayı aklımızdan geçirmeyelim. Beyazlarını benimle kirlet. Simsiyahım. Karış bana, mavilerin laciverde çalsın. Şikayet etme. Şikayet etme, beni anla. Yorgunum.

Bektaş Şenel-Galata’da İki Yabancı