Avatar

olurya

@erenayy

Avatar

Bazen yarım kalmış bir kitap gibi hissedersin

Avatar
Anonymous asked:

Ne var ne yok nasılsın? -S

S ?

Avatar
reblogged
“Şimdi sana sıfırı tanımlar mısın diye sorsam ne saçmalıyor bu diye düşünürsün. Ne öğrendim biliyor musun bugün ? Sıfırla başlayan cümlelerin birer ihtimal olduğunu, eğer buna maruz kalansan şansının kapının önünden bile geçmediğini ve genelde bu cümlelerin sonrasında sıralanmış tüm zırvalıkları, karşımdaki insan ihtimalleri bitirdiğinde anladım ki sessizliğin içine düşmekten ziyade bizzat temsil ettiğimi. Ne sahiline vuran hırçın dalgalar, ne üzerime yağan yağmur, ne herkesin korktuğu benimse huzur bulduğum gökgürültüsünün bu sessizliğimi bölmeye yettiğini. Yapacak bir şey yoktu. Buna alışmalısın diye düşündüm. Anladım ki dönüm noktası dedikleri zırvalığı ben çoktan kaçırmıştım. Ne diyebilirdim ki kaçırdığım, yaşadıklarım ve ya yaşayamayacaklarıma selam olsun o zamana saati durmuş istasyonumdan.”

Ebru Bayram

Avatar
reblogged

veda şenliği ve kadınlar

Hayli zamandır bu hesaba erişemiyordum. Ayda birkaç kez iki faktörlü kimlik doğrulamasının duvarlarını yumrukladım ama nafile. Olmadı. Belki okur, diye bir şeyler yazmaya girecektim. Olmadı.

Bugün bir daha aklıma geldi. Girmeye çalışırken ismini bilmediğim görünmez bilişim sistemlerine “söz, okusun diye yazmayacağım” dedim ve Yahoo kodu gönderiverdi. Aksayan bütün zekalar, sizi seviyorum.

Yine ne oldu biliyor musunuz? Yeni veda şenlikleri başladı. Ağustos 2019 özel. Bu artık geleneksel ama her şenlik gibi, bunun da zaman geçtikçe göz alıcılığı azaldı. Buraya alışan, burada oynayan çocuklar büyüdü, kendi hayatlarını kurdular. Artık vedalarım sade, vedalarım biz bize.

Mektuplar yazmayı yeniden hatırladım. Yirmi üç ve yirmi dört yaşlarımı geçerken bir kere daha aşık olduğumda. Raftan antik defterleri bir bir çıkardım. Yani en fazla on sekiz ayda bir taşınırken odamdan odama neden taşıyorum diye düşündüğüm o defterleri sonunda çıkardım. Kırmızı kaplı olana yazdım durdum. Terapinin bir parçası olarak korktuğum zamanlarda sol elimle yazdım. Sol elimi sağ elimle yazarak teselli ettim.

Hep bir adama mektup yazdım. Hafızamda hep elleri çocuk, kirpikleri erkek erkek duran o adama. Kendimi soyup durdum mektupları yazarken. Kendimi enginar gibi soydum -enginarla çok aram yoktur ama metaforlar konusunu biliyorsunuz-, soydum, soydum… Çok telaşlandığım yerleri, kabusları, yoklukları, Boğaziçi köprüsüne mevsime uygunsuz giysilerle koşma ihtiyaçlarını, goncaları soydum. Bunları soydum, hep o kaldı. O enginarın üstüne bezelye havuç filan koyup ufo olarak yediğiniz hali gibi. O hep kaldı. Biraz da kabak gibi.

Aslında gitsin istedim çok kez içimden. Hiç bu kadar kendime saklayarak sevmemiştim. Hiç bu kadar da sevdamı anlatamadığım olmamıştı. Yani belki Ankara’ya gider diye orada oynanacak deplasman maçlarına baktığımı, bunların 2020 Şubat ve Nisan’da olacağını, o zamana kadar Barış Bıçakçı’nın okumadığım kitaplarını da bitirebileceğimi, İstanbul’un sokaklarını ne dolduracak diye düşünürken dinlediğim şarkıyı, son yumurta kırışını boşu boşuna o kadar dikkatli izlemediğimi, o yumurta kırışının aklımda yüzüncü kez sahnelenişini konfetilerle kutladığımı, zaten çok seviyormuşum gibi denize girmişken düşman gibi insanların kumsaldan üzerime saldığı şarkıları, bu bedenle ve bu tc kimlik numarasıyla yaşayıp öleceğim hayatın onunla bir ev paylaşamadan bitmesi ihtimaline çok içerlediğimi ve bunun gibi birçok şeyleri ona hiç anlatamadım. Başını dizime yasladığı bir ihtimalden titreyen akciğerler arası bölgemi anlatamadım.

Çok düşündüm çocukluğumdan beri: İnsanlar birbirleriyle ne kadar ilgili olabilirler? Yani ben bütün bunları hissettim de, onun bunları üzerine alınması nasıl mümkün olacak? Dilara’nın tarif ettiği kalpten kalbe köprüyü düşündüm sonra, bunu hiç unutmamıştım. Yani galiba böyle bir köprü olmadıkça insanlar birbirleriyle ilgili olamıyorlar. Bir karşılıklılık gerek, bir kıvam tutması, bir boyu boyunalık.

Ben veda şenliklerini yine sürmezdim aslında. Kendi ismimi aynı sıkıcı renkteki bir tomar zarfın içinde görmeseydim dün. O değişik kadın isimlerinin içinde kendiminkini hayal etmeseydim. Yani din ve vicdan hürriyeti kapsamında da olsa, başka bir şey olduğuma inanacak yerim kalsaydı. Belki bir gün o da şey olur, belli mi olur hayalinin üzerine yatmaya devam etmem mümkün olsaydı. Ama olmadı. Ben de son mektubu yazdım.

İşin ilginç yanı ne, biliyor musunuz? Artık sadece kadınlar var. Çarpık gerçeklik algılarına vura vura kendilerini inciten kadınlar. Hasarlı sevgi tellerinden kendilerine yumak sarmaya çalışan kadınlar. Yardımlardan kaçıp kendi türettiği bilgeliklerle yaşayan ve kurşun gibi neşesini saçan silahlardan isabet alan kadınlar. Tüneller kazılıp fısır fısır nesneleştirildiğinden bihaber kadınlar. Elbette bu kadınların yıkık dökük, bir o kadar da yıkıp döktüğünün empatisinden yoksun bir doğası var.

Konuşacağız yani. Oturup sabaha kadar, bu yıkık döküklüğü konuşacağız.

Avatar
reblogged

canımın içi,

Ruhlarımız kırılgan. Senin de, benim de. Ben de aslında gurur diye anılan o sinsi inada sahiptim. Huy olarak. Ama içimde senin aslını çeken bir şey var. Kalmak istediğini hisseden, kalacağın yer ben olmasam bile. Bu yüzden alıp başımı gidemedim hiç.

Çok ihmalin izini gördüm sende. Kendini dahi duymanın önünde duran ihmaller. Derinde ama gayet ayık, antika ihmaller. Buradan hissettiklerim bazen kalbimi söylediklerinden bile daha çok kırdı. Çünkü kimi anda beliren o kendinden uzaklığını sezdikçe senden sen kadar uzakta gördüm kendimi. Ama kızılacak yanın yoktu. Bu mesafenin ayarı ben değildim, kendindin.

Birkaç sabah evvel, yanımdan gittiğinde kendimi ilk defa sadece yalnız hissettim. Sadece kahvaltısını sevdiğiyle yapamamış. Sadece sevdiği adamla uzlaşılmış bir ilişkisi olmadığından içine esince yanına gitme izni olmayan, güldüğü şakayı en çok istediği insanla paylaşamayacak birinin basit yalnızlığı. Senin de yalnızlığın yani. İşin ilginç yanı, bu yalnızlığın terk edilmekten daha acı olduğunu söyleyebilirim. Evet, yalnızlığın terk edilmekten daha acı olması fikri bana ilginç geliyor. Ve sen buna asla şaşırmazsın.

Seninle tanıştım. Seni tanıdım. Kendimden kaçırabildiğim ve buna imkan verdiğimiz kadar yaşattım da. Ama inatla tanımazlıktan geldiğim son parçanla da nihayet selamlaşmaya başlıyorum. Hep söylediğin ama duymak istemediğim yanınla. Kalamayışınla.

Vedayı ifade eden sözcükler, hoşçakallar, iyi baklar, elvedalar; sarf edilince vedayı imha etmeye programlılar, biliyorsun. Ben bu sözcüklerin hiçbirini söylemeyeceğim. Ben sana aslında bunların hiçbirini söylemeyeceğim. Bu yüzden gerçek olacak.

Şimdi, berraklığını sezdiğim ve bir çeşit hasret duyduğum yeni hikayeme başlıyorum: Rüyalarımdan gidiyorsun. Aylardan Eylül. Tam da olması gerektiği gibi.

Avatar
reblogged

düşerim korkusuyla kenarlarda yürümek keyifliydi. o korkuyu kaybedince bi’ anlamı kalmıyor yüksekliğin.

Avatar
reblogged

düşerim korkusuyla kenarlarda yürümek keyifliydi. o korkuyu kaybedince bi’ anlamı kalmıyor yüksekliğin.

Avatar
reblogged

içinde olduğun durumu elinde olmayan sebeplerden mahvediyorsun. geri de dönemiyorsun. bu her şeyi daha da mahvetmene sebep oluyor.