Frederick Judd Waugh, Rum Row, 1922, oil on board
Ruhunu renkli kavanozlara saklayan kadın...
o kadının ruhu kalmadı ki, hiçbir şeyi kalmadı
ruhumu buldum, kavanozlarımı da peki sen neredesin?
“İnsanca, Pek İnsanca kitabında ‘Umut’ diyordu Nietzsche, ‘hakikatte bütün kötülüklerin içindeki en büyük kötüdür. Çünkü insanın çektiği azabı uzatır.”
keşke savaşım sadece birinizle olsa. neye üzüldüğümü bilsem, kimden kaçtığımı, ne için varolduğumu. ama o kadar çok insan tükettim ki, en son nerede kaldığımı hatırlamıyorum. en son kimi, neden, niye?
sanırım göğüsüme dolan sevdiklerim beni zehirlemeye başladı. ki ben, herşeyi tüketmeye, kırmaya, dökmeye meyilliydim. ve hiç etrafa saçılacak parçam olmadı, çünkü ben hiç o kadar bile varolamadım.
satürn halkalarını kaybediyormuş biliyor musun, birkaç yüzyıl sonra halkasız kalacakmış.
bizi biz yapan şeyleri yitirmek aslında onları hatırlayan zihinler olduğu sürece güzel ve anlamlı kalacak; satürn'ü halkasız bilecek geleceğin zihinleri ne tuhaf..
the capacity for friendship is God's way of apologizing for our family.
— 𝘑𝘢𝘺 𝘔𝘤𝘐𝘯𝘦𝘳𝘯𝘦𝘺.
The Lovers (1906) - Akseli Gallen-Kallela
Leonardo da Vinci, Head of Leda (detail), 1504-1506
ah nasıl da geçip gidiyor zaman acı
kahır konulmuş günlerin adı
saatlerin tik ve de takları
gölgen düşüyor yüreğime
sarmaşık gibi ellerin uzanıyor olduğum yere
ve ben sana
sesine ve tenine
bir salkım üzümden düşen yaşa
susuyorum






