Avatar

sinirella

@denizdeucankelebek

Düşün ki o bunu okuyor

“Yediğin içtiğin senin olsun, bana “sensiz yaşayamam” deyip de nasıl gebermediğini anlat.”

“Keşke başka bir zamanda, başka bir yerde, bambaşka şartlarda karşılaşmış olsaydık. Belki o zaman sarılarak uyuyabilirdik.”

“Senden sıkıldığım için saatime baktığımı düşünmüştün ya, o zaman geçmesin diyeydi. Hayır saate bakarak zaman durdurulmuyor ama olsun.”

“Bir hoşçakala sığdırdın beni, Ben yere göğe sığdıramadım.”

“Ben hala her şeyi sana anlatacakmış gibi biriktiriyorum.”

lx

“Keşke sayıları önemsemeseydin. Yaşı, kilometreyi. Bunlar sayılardan ibaret biliyorsun. Havalar soğuyor. Kalın giyin Deniz gözlü. Atkını iyiki almamışım sıcak tutar o seni. İlaçlarını iç aksatma. Hayallerimizin hepsini gerçekleştir. Efeste bir noktada dur gökyüzüne bak düşün o noktanın geçmişini. Hep istediğimiz gibi.”

Savcı işaret etti. gardiyanlar, masanın üzerinde duran kağıda sarılı bir paketi açtılar; çıkardıkları beyaz ölüm gömleğini, başından geçirerek Deniz'e giydirdiler. topuklarına kadar uzanan, kolsuz dar, patiskadan dikilmiş, kılıf gibi bir şeydi. deniz'in kolları gömleğin içinde kalmıştı. ayaklarındaki prangayı çözmek istediler. anahtar pranganın asma kilidini açmadı. Deniz sessiz sakin bekliyor prangasını açmaya çalışanlara bakıyordu. başka anahtarlar bulunup getirildi. hiçbiri açamadı kilidi.bu arada bir albay: “prangayı çözmeden yapalım şu işi” dedi. infaz savcısı: “yok canım, bunlar uslu çocuklar, çözelim” dedi. “kilidi kim kilitledi? “ bulun getirin onu.anahtarları üzerinde taşıyan bir astsubayı bulup getirdiler. hüseyin'in odasında gördüğümüz astsubaydı. elinde bir anahtar destesi vardı. desteyi uzattı gardiyana. birkaç denemeden sonra anahtar bulundu pranganın kilidi açılabildi. gardiyan, çözdüğü bilek kalınlığındaki prangayı odanın köşesine, betonun üzerine fırlattı. Deniz bize döndü: “cezaevinden bizi yangından mal kaçırır gibi kapıp havada getirdiler. ayakkabılarımızın bağlarını bile bağlamamıza fırsat vermediler. postallarımın bağlarını bağlasınlar; asılınca postallarımın ayağımdan düşmesini istemem” dedi. bir görevli, eğilip deniz'in açılmış bağcıklarını bağladı. iki gardiyan iki kolundan kavradı. “hadi” dediler. deniz, kalktı dimdik yürüdü iki gardiyanın arasında. çok metin gitti. avluya çıktık. darağacı avlunun karşı duvarına yakın bir yerdeydi. karanlıkçaydı avlunun o bölgesi; aydınlatılmamıştı dışarının ışıklarıyla aydınlanıyordu. deniz, gardiyanların yardımıyla masaya çıktı. masa yemek masası yüksekliğindeydi; hele kolları bağlıbiri için tek başına, yardımsız çıkmak kolay değildi. deniz'in kolları bağlıydı arkasından, beyaz ölüm gömleğinin içinde; topuklarına kadar sarkan beyaz gömleğin eteği de daracıktı. masaya çıkarıldıktan sonra tabureye kendi çıktı. basıkça bir tabureydi. tepeden sarkan ilmiğe boynunu kendi geçirmek istedi. ilmik sıkılmıştı, dardı kendiliğinden kafasından geçemezdi. bir gardiyan çıkıp ilmiğin halkasını genişletti, başından geçirip indirdi deniz'in boynuna. ancak, sarkan urgan nedense iki kattı; altta ilmik de ki kattı. çift ilmik vardı deniz'in boğazında. üçünün içinde sesi en gür olan deniz'di. duruşmalarda da öyleydi. işte o anda. deniz son sözlerini söyledi: “yaşasın tam bağımsız türkiye. yaşasın marksizmin -leninizmin yüce ideolojisi. yaşasın türk ve kürt halklarının devrimci bağımsızlık mücadelesi. yaşasın işçiler, köylüler. kahrolsun emperyal—izm, derken, ‘izm'i bütünleyemedi, çünkü, infaz savcısının “çek! çek!” diye bağırması üzerine, cellat arkadan tabureye ayağıyla vuruverdi. dört adım ötemdeydi. bir infaz olayının tanığı gibi değildim, devrimci bir eylemi izliyor gibiydim. tepkim olağandı. çok dikkatliydim: tabure masadan düştü yere. deniz'in ayakları masaya değdi, tabanlarıyla basamadı ama uçları değdi masaya. anlaşılan, deniz'in uzun boylu oluşunu hesaplayamamışlardı. bu durum, görevlilerde bir şaşkınlık yaratmıştı. İnfaz savcısı: “masayı çekin altından!” diye bağırdı. masayı çektiler. gitmişti Deniz. o anda yüzü tam karşımdaydı; yüz yüzeydik. gözlerinde anlam yoktu. ayakları masaya değdiği anda bakışları bir anda anlamsızlaşmıştı. masa ayaklarının altından çekilince, urganın ucunda dönmeye başladı. tam 360 derece döndü havada, sonra ağır ağır 180 derece daha döndü ve durdu. öylece kaldı havada. yalnızca urganın ucunda yana düşmüş başı ve beyaz ölüm gömleğinin altında da artık onsuz kalmış postalları gözüküyordu. ve bedeninde kasılmalar başladı. sanki kollarını çözmek, kelepçeden kurtulmak ister gibiydi. kollar omuzlarda kasılıyor, ayaklarda bir titreşim görülüyordu. Saat tam 01.25'ti. ilmik boğazına oturduktan sonra bunlar 4-5 saniye içinde olup bitti. baktım orada bulunan, olayı merakla izleyenlerden Deniz'leri ölüme mahkum eden mahkemenin başkanı ali elverdi'nin dudaklarında sigara vardı; ellerini arkasında kavuşturmuştu. infaz savcısı, yanındakilere küçük şakalar yapmaya çalışıyordu. ama yaptığı şakalara yine kendi gülüyordu nedense. gülmesi garip seslerle beliren biriydi. ve orada somutlaşan bir şey vardı: gardiyanlar, telkin'i kabul edilmeyen başı şapkalı imam, iki sivil doktor, tam bir saygı duruşu içinde infazı izlediler. subaylar, küme küme, kapı altının koğuşlara açılan kapısı önünde haki giysileriyle duruyorlardı. tevfik türüng, elleri parkasının ceplerinde, kısacık boyu, kısık gözleri, çopur yüzüyle olayı saygısızca izliyordu. bu arada ali elverdi, nedense üşümüş olacak ki, parkasını getirtti. çıt çıkmıyordu avluda. birden bir çırpınış sesi, kalabalıkta şaşkınlık yarattı. başlar hızla sesin geldiği yöne döndü. yüzlerden bir ürperti geçti. duvarın çıkıntısında düşmemek için kanat çırpan bir güvercindi bu. bir güvercindi çırpınan. sonra yüzler yine eski katı görünümüne döndü. doktorlar yanımızdaydı. halit bey, birine döndü: “bilinç, ne kadar zamanda kaybolur?”diye sordu. “hemen o anda kaybolur bilinç” dedi doktor. “ama ölüm 5 ile 7 dakika arasında tamamlanır.”“yaftayı asın boynuna” dedi infaz savcısı. bir dosya kağıdı boyutlarındaki kartonun üzerinde büyük harflerle karar yazılmıştı. kartonun iki ucuna bağlı bir ip vardı. yafta asıldı Deniz'in boynuna. savcı, doktorlara, ölüyü muayene etmelerini söyledi. bunu bir emir biçiminde söylemişti. iki doktor yanaşıp Deniz'in gömleğini sıyırdılar yukarı doğru. gömleğin altında kalan kollar çıktı ortaya. nabzını dinlediler. “nabız atıyor” dediler. oysa infaz gerçekleşeli on dakika olmuştu. bunun nedeni: çift kat ilmik kullanılması, deniz'in dik yakalı kazak giymiş olması, bir de güçlü bir beden yapısına sahip olmasıymış. savcı, cellatlara, “kelepçeyi çözün!” dedi. kelepçe açıldı. kollar beyaz gömleğin içinde sarktı. bir on dakika daha bekledik. doktorlar yeniden yokladılar ölüyü. “biraz daha bekleyelim” dediler. nabız atışları hala dinmemiş. ve 02.15'te doktorlar ölüyü son bir kez daha gözden geçirdikten sonra başlarını salladılar. tamamdı.

Gülünün Solduğu Akşam - Erdal Öz (via gencer-jpg)

80 yaşındaki dedem elinde bir demet çiçekle anlatıyor bir bayram günü. gözleri hafif dolmuş belli etmemek için kafasını sağa sola çeviriyor. ‘’fatmam’’ diyor başta, suyunu içip bir iki dakika bekledikten sonra ‘’fatma dünyadaki en nadide çiçeklerinden bir tanesiydi, kıymetini bilemedim galiba benden önce göçüp gitti.  her gece uyurken başında ‘’yarabbim benden önce alma onun canını dayanamam, o içimdeki iyi adamı çıkarıyor’’ diye dua ederdim. o öldükten sonra kötü bir adam oldum, yüzüm tavırlarım hep ciddi oldu. herkes benden korktu. çocuklarımı, siz torunlarımı doya doya sevip kucaklayamadım. fatmanın yüzünü güldüremedim, sevdiğimi belli edemedim ona, hayatımdaki en nadide çiçeğe bir dal çiçek uzatamadım, şimdi aklım başıma geldi. şimdi elimdeki bu çiçeği hayatımda tek aşık olduğum kadın olan fatmamın mezarına koyacağım. bir insan ölünce ona çiçek olmak anlamsız. bir insanı sevdiğini ölünce anlıyor insan. sevdiğinize ölmeden çiçekler alın, yüzünü güldürün, koşulsuz sevin sevilin. o zaman anlayacaksınız dediklerimi. benim kalbim yarım, artık atmıyor. söylediklerimi yaparsanız sizinki sevdiğiniz öldüğünde bile o yanınızda varmışcasına atacak. inanın bana’’ dedi ve gitti. bizde sigara yaktık peşinden. dedemin 40 yıldır gülmeyen yüzünün asıl nedenini öğrendik. şimdi her köye gidince aileden kimse gülmüyor, babaannemin mezarlığına gidip herkes birbirine sarılır dedemin söylediklerini anlamaya çalışır. bunun acısını yaşar.

İnsan ayrılınca değil, yeniden kavuşma ümitleri tükenince yıkılır. O zaman hayat son zerresine kadar kocaman bir can sıkıntısına dönüşür. Sanki son vapuru kaçırmışsın da bir adada mahsur kalmışsın, güneş ağır ağır batarken sonraki vapurun hiç gelmeyeceğini söylemişler sana, bunun can sıkıcı bir şaka olmadığını, gerçek olduğunu söylemişler. Buydu vaziyetim. Beni o kış bir kişi terk edip gitmişti ama sanki iki yüz elli kişi terk edip gitmiş gibi hissetmiştim.

Emrah Serbes - Deliduman (via sokaktakiyazar)