Tek Tabanca

Tek tabanca arkadaşlarım var. Kendi kendilerine yaşıyorlar. Evlerinde tüketmek istedikleri yiyecekler, kafalarında gidilecek birkaç yer var. Ailelerinden yana sıkıntıları yok, başlarında bir başka sorumluluk yok. Tamam yalnız olmamak fikri vs güzel olmasına güzel ama, bazen onların o hallerine çok özeniyorum. Adam iş yerinden alacağı iki buçuk haftalık izni düşünürken acaba nereye gitsem diye aklında tasarlama lüksüne sahip. Kendisine bir yer seçiyor, gittiği zaman özgürce abuk subuk davranma lüksüne sahip. İstediği zaman uyuyor. Kimse ”Neredeydin sana ulaşamadım?! ” demiyor. Kafasına göre arkadaşlarıyla bir kafede otururken daha önceden söylemediği bir şey söylemenin heyecanını yaşıyor. Anlamsız riskler alıp kendi başına bir yerlere giriyor. Tek başına, bir başkası için hesap vermek sorumluluğunu almıyor. Endişelenmiyor. Akşam üzeri aldığı ani bir kararla kısa bir fotoğraf yürüyüşüne çıkıyor.

Keyifli olmalı böyle yaşamak. Ne aile, ne sevilecek dostlar ya da bireyler, ne de hiyerarşinin hakim olduğu toplumsal gruplar… Bazen bağların olmadığı bir hayatın özlemini çekiyorum. 

derinler karanlıktır-hiç birşey göremem oralarda.
çok yükseklerde ise kar beyazı alır gözlerimi.

yepyeni bir şey görmek istiyorsam eğer bu dünyada
durduğum bu gösterişsiz yerler
baktığım şu alalade çalılar çırpılar
iskemleler ,kilimler ve fayanslar
tencereler, tavalar, kaşıklar
galiba en iyisıdirler..

Emre Yılmaz

Saat 2’ye geliyordu. 118 sayfa kitap okumuştum. Birkaç saatte kitabı bitirebilirdim ama kendi kendime bugün gerçekten de böyle mi geçmeli dedim. 30 Eylül 2014 benim için sadece kitap okuduğum bir gün mü olacak dedim ve bisikletimi alıp dışarı çıktım. Ne yapacağım konusunda en ufak fikrim yoktu. Sadece aldım ve sürmeye başladım. Bir farklılık olsun dedim, bugün sahilde sürmeyecektim. Hiç bilmediğim yerlere gitmek istediğimi fark ettim. Ben de sürmeye başladım. 18 senedir yaşadığım küçücük Rize’de bilmediğim yerler var mı diye gerçekten merak ediyordum.

Aradan bir 10 dakika geçince hiç bilmediğim bir yerdeydim. İlk kez görüyordum burayı. Tam olarak nerede olduğumu kestiremiyordum ve içim bir anda öyle bir huzur doldu ki… Her yerden farklı yollar geçiyordu ve yolların hiçbirini bilmiyordum. Daha önce hiç gelmemiştim. Sadece canım nereye gitmek istiyorsa oraya gidiyordum ve karşıma elbet yeni bir yol çıkıyordu. Bir süre sonra düşüncelerim o kadar yoğunlaştı o kadar huzura ermiş gibi hissettim ki kulağımda çalan şarkıdan habersizdim. Ne dinlediğimi bilmiyordum. Sadece her yerini bildiğini sandığım Rize’de daha yeni yerler olduğunu bilerek aslında Rize’yi bilmediğimi fark ediyordum. Yeni şeyler görmenin şiirsel bir havası vardı.

Arada duruyordum, sanki bisiklet yorulmuş gibi. Yürüyerek devam ediyordum yoluma. Sonra tekrar biniyordum ve kesinlikle ne yaptığımı nereye gittiğimi bilmiyordum. Sürmeye devam ettim. Biraz sürdükten sonra alt yolda karşıdan kardeşimin geldiğini gördüm. Arkadaşlarıyla beraber okuldan kaçmıştı. Belki de dersi boştu. Bilmiyorum. Sadece görünce güldüm, o da güldü. Hiçbir şey demeden uzaklaştım ama bu benim için bir hayli önemliydi. Düşünebiliyor musunuz? Nereye gittiğimi bilmiyorum, saatten haberim yok. Bazı anlar farklı yerlere giriyorum ve eğer bir yerde 1 dakika daha fazla dursam ya da 1 dakika daha bir yerde durmadan hızlıca geçsem kardeşimi görmeyeceğim.. Sadece 1 dakikalık ufak bir fark. Ve şu an bunları yazmıyor olacaktım. Ya benim gördüğüm o küçük farkı görebiliyor musunuz? Tesadüf demek istemiyorum ama bir şey var bu işte. Sanki o an kardeşimi görmem gerekiyormuş gibiydi. Anlam veremiyordum, hala veremiyorum.

Sürmeye devam ettim fakat gittikçe şehir merkezine yaklaşıyordum. Farklı bir şeyler yapayım dedim ben de sahile geçip sevgilileri göreyim biraz dedim. İnsanların birbirlerini sevdiğini görmek beni mutlu ediyor. Yola doğru inerken 2 üst geçit vardı ve ikisine de aynı uzaklıktaydım. Niye seçtim bilmiyorum ama bana bir ufak daha yakın olanı seçtim ve bu seçim önümdeki 1 saati tamamen değiştirecekti. Bunu bilmiyordum. Üst geçite doğru sürmeye başladım. Tam köprü kenarına geldiğimde dayımı gördüm. Belki de 1-2 aydır görmüyordum onu. En son ne zaman gördüm hatırlamıyorum bile ama tam o an ben köprünün önüne geldiğim o an o da oradaydı ve sahile geçiyordu. Ya yine çok enterasan değil mi? Ben eğer kardeşime selam verseydim dayımı görmeyecektim. Dayımla sohbet edip sahilde 1 saat oturup çay içmeyecektim. Çaylarımızı yudumlarken denize bakmayacaktım. Belki çok büyük şeyler değil ama düşünebiliyor musun ya? O kadar saat varken tam o dakikada 2 insanın karşılaşma ihtimalini. Ve o ihtimalin doğrultusunda planladığın hayatın değişmesini. Belki küçük bir şeymiş gibi durabilir ama bana gerçekten çok ama çok büyük bir şeymiş gibi geliyor. Ve bunun bir günde 2 kere yaşanması gerçekten çok garip.

Dayımdan ayrıldıktan sonra sürmeye devam ettim bisikletimi. Biraz sevgi görmek istiyordum. İnsanların o soğuğa rağmen el ele tutuştuklarını, mutlu olduklarını, birbirlerine önem verdiklerimi görmek istiyordum ve bu beni gerçekten mutlu ediyordu. Çok güzel değil mi ya bir kızın sevdiği çocuğa sarılırken dünyanın en mutlu insanıymış gibi hissetmesi. Rüzgar yüzlerine yüzlerine vururken tuttuğu o elin sıcaklığıyla vücudunun ısınması. Aşk sonbaharda daha bir güzel kardeşim. İnsanların aşkını görmek benim de içimi ısıtıyor sanki. Bana daha bir yaşama hevesi veriyor. 

Sürmeye devam ettim. Ufak maran gibi yerlerin birinde iki kız oturuyordu. Tahminimce benim yaşımdaydılar. Yanlarından geçerken biriyle göz göze geldim ve yanlarından uzaklaştım bisikletimi sürerken ama dayanamadım döndüm bir daha oradan geçtim ve bu sefer diğeriyle göz göze geldim. Aradan iki üç dakika geçti ve yine oradan geçmeye karar verdim ama bu sefer niyetim yanlarındaki boş maran gibi yere oturmaktı. Oturamadan yine geçtim yanlarından. Fakat bu sefer daha bir göz göze gelmiştim beyaz polar giyenle. Hızla sürdüm bisikletimi. Tutkuyla sürdüm bu sefer. İçimde bir şeyler canlanmıştı. Oraya dönecek ve yanlarına oturacaktım. Cesaretin ne olduğunu işte o an anladım. Cesaret bundan 100 yıl önce belki de savaşta karşındakini öldürebilmekti fakat şu an benim için o kızların yan tarafına oturmaktı. Tam oraya doğru gelirken onları çok güzel açıdan görebilecek bir şekilde bir yerde durdum. Oturup oturmamak konusunda kararsızdım. Bisikletimin üzerinde dururken onlar da bana bakıyordu. Kızlardan bir tanesi beni görmek için arkasını dönmek zorunda kalıyordu. İkisiyle de galiba sadece orada 4-5 kere göz göze geldik. Onlar da oturmamı istiyor gibiydi. Ben ne yaptım? Onlardan daha uzak bir yere sahil kenarına oturdum. Bakmamaya başladılar. Hafiften yağmur yağıyordu sanki git oraya diyordu evren. Evreni dinlemedim ve yanlarından uzaklaştım. Niye yaptım bilmiyorum ama gün boyu ilk kez içimi dinlemedim. Çünkü farklı yerler görecek cesaretim vardı ama bir kızla konuşacak hatta yan tarafındaki masaya oturacak cesaretim bile yoktu. Korkaktım. Tam cesur olduğumu hissederken korkağın teki olduğumu fark ettim ve oradan uzaklaştım.

Artık eve dönüyordum ve yaşadığıma değecek bir gün olduğu için mutluydum. Hava soğuktu. Bu havada terlediğim için hasta olabilirdim ama bağışıklık sistemim daha güçlü bir hal alacağı mutluydum. Güç üzerine düşünmeye başladım. Güçlü olmayı gerçekten istemeli miyiz? İnsanlar görüyorum güçlü olmaya çalışıyor. Ezik olmamak, zayıf olmamak istiyor. Fakat bu gerçekten gerekli mi? Mesela Bayern Münih güçlüdür ve şampiyon olması beklenir ve olur da. Şaşırılacak veya büyük takdir toplanılacak bir şey değildir ama Mainz’ın şampiyon olduğunu düşünsenize. Onların başarısı gerçek bir başarıdır çünkü bu başarıyı kazanmak için yeterli güçleri yoktu ama kazandılar. Kendilerinden güçlülerin önüne geçmeyi başardılar. Güçleri olmamasına rağmen. Dünyanın en güçlü boksörünü zekasıyla yenen Buggs Bunny gibi. Belki de güçlü olmak yerine başka bir şeylere özenmemiz lazım. Bilmiyorum.

Bu günüm sadece kitap okuyarak ve bilgisayar oynayarak geçebilirdi ama bir şekilde değişti ve çok güzel anılarım oldu. Yaşam üzerine düşünmemi sağladı. Bunlar belki bana bir şey kazandırmadı veya kaybettirmedi ama bu günü yaşadığıma değdiği için gerçekten çok mutluyum. Ayrıca bu yazıyı okuyan sen de benimle ortak bir hayata sahip oldun. Belki de herkesin kendi hayatı olduğuna inanıyorsun ama bugün senle ortak bir hayatı yaşadık şu andan itibaren. Çoğunu yalnız geçirdiğim bu günde bana ortak oldun. İnsanlarla ortak bir yaşamın içinde olduğumu bilmek bana bir şeyler hissettiriyor. Ne hissettiriyor bilmiyorum ama güzel bir şeyler olduğunu söyleyebilirim. 

Yaşamak bir sanat gibi geliyor bana ve bu yaşamda kendimin sanatçısı olduğum için mutluyum. Yaşadığıma değdiğini hissediyorum ve galiba en çok da bu yüzden bu kadar mutluyum. 

aşağıki ev.

image

       “time it was, and what a time it was, it was
         a time of innocence, a time of confidences
          long ago, it must be, i have a photograph
           preserve your memories, they’re all that’s left you”

 "biraz toprak, biraz bookends."
ve
"böğürtlen toplamaya gittim, geldim." var öncesinde.

I.

Sırf babamın bilmem kaçıncı büyük büyük dedesi oraya yerleşmiş diye
hayatımın hiçbir noktasına dokunmamış bir şehrin ismini
"Nerelisin?" sorusuna cevap olarak sunamadım.
İstanbul’da doğup büyümüş olmam da İstanbullu hissettirmiyor.

 

II.

Ama bazı yerler var.
O benimsenmiş “memleket” kavramının gerekliliklerine sahip değiller.
Yine de o kadar “benim”ler ki
"Home is where your heart is"
sözüne hak vermekten kendimi alamıyorum.
Anılarımın ev sahipleri; memleketim, cennetim.

 

VII.

Yeni köy evi, memleketim.
Köyün tee en dışında kalan,
geceleri asma yapraklarının arasında gözden kaybolan,
kapısının önünde canavar hikayeleri anlatılan ev.
Yokuşundan aşağı bisiklet sürerken takla atıp dizlerimi parçaladığım,
taşlığına en kalabalık yer sofralarının kurulduğu,
keyifli sohbetlerin yapıldığı, bol kısmetli falların bakıldığı,
köy kahvesinden sandık sandık içecek taşınan,
bakkala “yağ mı çıkarıyonuz siz bunlarnan bakiym” dedirtecek kadar çok çekirdek çitlenen ev.
Tenekelerden boynunu uzatan rengarenk çiçekler,
yol üstündeki böğürtlenler.
Asmaların yaslandığı balkon:
Diğerleri evin büyükleri görmeden sigara tüttürsün diye evin küçüklerinin kapıya nöbetçi dikildiği balkon.
İçine adım atarken hala ürperdiğim karanlık yüklük,
mutfaktaki koltuğun üzerine atılan pösteki,
pide hamurlarının bekletildiği merdiven altı.
Kolumu alıp yutacağından korktuğum merdaneli çamaşır makinesi,
yatak odasının kapısının arkasında asılı duran av tüfeği,
akşamları odalarımıza konuk olan ve ışıklarıyla masal anlatacaklarını sandığım ateşböcekleri,
moru çok sevdiğim halde çocuk aklımla nasıl olup da tadına bakmadığıma hala şaştığım ispirto,
o zamanlar herkesten uzunum diye bana ayrılan allı güllü, hiç giymediğim şalvarlar.
Köyün dışında kalmasının etkisiyle hepsi bizim zannettiğim uçsuz bucaksız yeşillikler.
Baharda bembeyaz çiçek açan ağaçlarla dolu bahçe,
ve alerjisiz, bol yeşillikli piknikler,
dalından koparılan erikler, şeftaliler,
Karamürsel sepetine doldurulan çilekler.

 

VIII.

Bazı yerlerde nefes almak ve kendini oraya ait hissetmek
çok değerli.
Coğrafya kitaplarında anlatılanlarla “memleket” belletilen yerlerin tam tersi benim için.
Anılarım.
İçinden kovulmayacağıma inanmak istediğim cennetimin parçaları her biri.
Kendimi bulduğum, bulmaktan mutlu olduğum yerler.

-Tamam, belki de en çok Onlar’ın beni çağırdığını hissettiğim için.
Toprak seslenir mi, ağaçlar konuşur mu?-

 

*

Bugün, sabaha karşı, balkonda oturmuş gün doğumunu bekliyorum.
Sinek ısırdı herhalde, dizlerimdeki yara izleri kaşınıyor.
Ne çok korktuğumu, ne çok korktuklarını hatırlıyorum.
Hastaneye gidişimiz aklımda hala.
Görünmeseler de, yeni yaralarım acıyor.
Canavarlar anneannemin anlattığı gibi değilmiş,
şimdikiler insan görünümlü
ve salt kötü olan kalpsizlermiş,
yeni yeni kabullendim.
Soframız hala kalabalık ama eksik,
ve fallara bakılmıyor artık, hem ben kahve içmiyorum zaten.
Yaşım büyüdü diye köy kahvesine gidip oralet de alamıyorum,
üstelik artık kahveden içecek taşımaya gerek kalmamış,
köye bile mini market açılmış.
Ağaçların geline benzetildiği döneme denk gelmek ise
sorumluluk saydıklarım yüzünden şansa kalmış.

 

X.

Tuhaf.
Şarkılar, kitaplar kalıyor.
Fotoğraflar kalıyor.
İçi gülen gözlerin görüldüğü video kayıtları kalıyor da sesler yine de hatırlandığı gibi kalmıyor.
Bir gömlek, bir yelek yadigar kalıyor ama kokular kalmıyor.
Kokular kalmıyor, diyorum.
Üstlerindeki toprak bile hep toprak kokuyor.

 

**

Birkaç gündür “aşağıki” dediğimiz yeni köy evindeyim.
Nefes aldım.
“Ait olduğum yer”de hissettim.
Ve şükrettim,
çünkü bu histen epeydir yoksundum.
Nefes aldım.
Bahçe kapısını açar açmaz seke seke yürüdüğüm zamanlar geldi aklıma,
sonra da eve giden o dar yoldan iki sevdiğimin cenazesini uğurladığım zamanlar.
Hem hala çocuk gibi hem de yorgun bir yaşlı gibi hissettim.

“Büyüdükçe eksiliyoruz, eksildikçe büyüyoruz” demiş birisi.
Eksildikçe büyümek mümkün mü sanki? 

 

XI.

Bölük pörçük anılar kalıyor,
insanlar kalmıyor.

 

XII.

Odamdayım.
Yanıbaşımda bir hayalet yine Bookends’i mırıldanıyor.
Yine.

 

***
Zamanı geri sarabilmek istiyorum.
Mümkün değil, biliyorum.

Sadece not düşebiliyorum.

31 Ağustos 2014.

Beeeen meselaaa uçarıım meselaaa yerlere göklere sığamıyoruuum.

Şaka şaka yatıyom ben. İyi geceler diiyeyim dedim. İyi geceler hörmetler efendim.

Text
Photo
Quote
Link
Chat
Audio
Video