The Revolution from Above

In the mandatory text in this week’s seminar “Bringing the State back in” by Theda Skocpol, the author stresses the present underestimating and the now reoccurring interest of “the state” as an actor in politics.

Particularly interesting from my point of view was the part of the text that dealt with “autonomous state action”, especially when she was referring to Timberger’s “Revolution from Above”. In her study, Timberger focuses on historical cases in which autonomous bureaucrats seized power in the government of a state to press reforms to reorganize the economy and the society in their country.
From the examples Skocpol mentions I chose the Japanese Meiji Restoration as the most useful example to illustrate my point in this blog.

The Meiji Restoration was a period of political restoration that took place in Japan in the 1860’s and helped Japan transform into a more modern state. Basically the main part of the restoration was led by a small group of bureaucratic oligarchs in the Japanese government who pressed social and economic reforms to modernize Japanese society and get away from the old feudal system which was still in charge by then.

I think this is maybe the most illustrative example for Timberg’s and Skocpol’s point that a group of skilled experts and bureaucrats can use the power of the state effectively to reform its politics and economy. Though it must be stressed out that Skocpol labels this as “nonconstitutional ruling”, which leads us to our next point; exploring the possibilities for experts and bureaucrats to harness this power in constitutional conform ways.
 
Skocpol gives the US-American agricultural reforms during the New Deal period as a good example for autonomous action within a state.
I asked myself the question whether we could find more recent examples for constitutional autonomous state action by skilled experts. First we need to realize that this actions, as also stated by Skocpol, happen in a certain opportunity frame, mostly when the country is facing a serious crisis in one or more political fields. In the case of Japan in the 1860’s it was the threat of western colonial powers and their interest in eastern Asian, in the case of the USA it was an overall economic crisis and the aftermath of the World War I.

Facing these facts I would claim that a good recent example for autonomous action by skilled experts in a state would be the Italian government under Mario Monti. Monti, himself not a politician but a financial expert was installed as head of the state after the resignation of Silvio Berlusconi in 2011 to lead a technocratic government to face the Italian debt crisis.

This example could show a new development of Skocpol’s point, for in the Italian case we don’t have a group of experts using their knowledge and skills “silently” but are assigned to do so in times of crisis.
The use of expertocratic governments in a democratic state if they match the constitutional rights could therefore be a short-term solution to face severe crisis in said state. Even better though would be a stronger tie between experts and politicians in the first place to even try and prevent further crisis and still uphold the democratic process of participation of the citizens.

Sanayi Sosyalizmi, Küreselleşme ve Emeğin Kurtuluşu İçin Yeni Olanaklar

image

Tarihsel sosyolojide yeni-kuramsal yaklaşımın öncülerinden olan Theda Skocpol “Devletler ve Toplumsal Devrimler” kitabında, Fransız, Rus ve Çin devrimlerinin ortak noktalarından ve farklılıklarından yola çıkarak bu devrimlerin gerçekleşmesine neden olan yapısal unsurları ele almıştı. Başka bir deyişle, o, kitabında okuyucuya kendi perspektifinden üç devrimin karşılaştırmalı bir analizini sunmaya çalışmıştır. Skocpol, Fransız, Rus ve Çin devrimlerini ele aldığı çalışmasında, üç ülkenin devrim öncesinde hangi yapısal özelliklere sahip olduğunu basit bir grafik ile ortaya koymuştu. [1] Üç ülke arasındaki devrim öncesi benzerlikler bugün de dikkat çekicidir. Skocpol’a göre, yalnızca devrimi yapan sınıflara (sosyal güçlere) odaklanmak ve eski rejimin yapısal özelliklerini yok saymak, devrimden sonra kurulacak olan yapılanmayı da (sosyal düzeni) anlamayı zorlaştırmaktadır.

Skocpol’un devrim analizine göre, değişime öncülük eden özneler kadar, değişimin altında süreklilik arz eden uzun vadeli yapılar da toplumların geleceğini belirlemektedir. Örneğin, bugünün modern Fransız devleti devrim öncesi Fransız tarihine de çok şey borçludur. Fransa’da devrim, merkezileşme sürecinin başarıyla tamamlanması açısından uzun vadeli bazı yapısal/tarihsel eğilimlerin bir sonucu olarak gerçekleşmiştir. Benzer yapısal özellikler Rus ve Çin devrimleri için de söylenebilir. Skocpol’un tespitleri akla Ellen Meiksins Wood’un “Kapitalizmin Arkaik Kültürü” kitabını getirmekte; Wood, kitabında Fransa’da feodal parçalanmışlıktan merkezileşmiş devlete (mutlakiyetçiliğe) geçiş sürecini şöyle tarif ediyordu:

“Fransa’da titizlikle yürütülen devletin merkezileşme süreci çok erken başladı; feodal “egemenliği parselleme”ye karşı “aileden geçen” tek bir mutlakiyetçi güç fikri atak yaparak feodal güçlerden birini rakiplerinin üstünde konumlandırdı. Ama merkezileşmenin bütün başarılarına karşın Fransız mutlakiyeti, feodal geçmişinden gelen parçalı yapıyı tam olarak önleyemedi. Gerçekten kralcı merkezileşme ile feodal parselleme arasındaki sürekli gerilim, kralcı mutlakiyeti tanımlayıcı bir özellik oldu (…) Kralcı mutlakiyet bile birbiriyle rekabet eden yargılama yetkileri, monarşik merkezileşme ile feodal parçalanma, egemenlik ve devlet kavramlarının, o zamana kadar görülmediği biçimde ideolojik gündeme taşıdı. Bu aşamadaki temel siyasi kuramcı Jean Bodin, 16. yüzyılın ikinci yarısında, mutlak ve bölünemez egemenlik hakkında ilk sistematik teoriyi oluşturdu. Devlet egemenliğinin somut haliydi, karmakarışık baronluk güçlerini ve farklı tüzel yargılama yetkilerini uyumlu hale getirmeliydi.” [2]

Bir sanayileşme modeli olarak “sosyalizm”

Aslında bütün bu anlatımlardan çıkan tek bir sonuç var: 1789 Fransız deneyiminin özgün yanları bir yana bırakılırsa, özellikle Skocpol’un tablosunda da görülebileceği gibi, Rusya ve Çin arasındaki benzer yapısal özellikler çok fazladır. Bu noktadan hareketle açıkça şu tespit yapılmalıdır ki, iki ülkede gerçekleşen devrimler sonrasında kurulan siyasi rejimler, ancak bu rejimleri ortaya çıkaran uzun vadeli tarihsel ve toplumsal yapıların çözümlenmesi ile anlaşılabilir. Zira hem Çin hem de Rusya, devrimlere kadar merkeziyetçi/despotik bürokrasiler tarafından yönetilen “kapitalist tarım imparatorlukları” olma özelliklerinden dolayı, devrim sonrasında kurulan yeni rejimler -ne kadar “sosyalist” ismini taşıyor olsalar da- ortaya çıkan iktisadi-sosyal yapı bütünüyle eski düzenin üzerinde yükselen bir sanayileşme/modernleşme projesi olmanın ötesine geçememiştir. Peki, bu durumun asıl kaynağı neydi?

Aslında her iki ülke, ilk bakışta biçimsel olarak “sosyalist” idareler tarafından yönetiliyormuş gibi gözükse de, -gerçekte merkezi parti bürokrasileri tarafından yönetilen bu ülkeler- özde, fikirsel temelleri Batı’da ortaya atılan kalkınma-ilerleme modellerinin “sosyalizm sosuna bulanmış” benzer biçimlerini uygulamaktan kurtulamamışlardır. Diğer bir deyişle, Rusya ve Çin sanayileştikçe ve modern bir topluma dönüştükçe sanayi emeğine dayalı kapitalizmi yeniden inşa etmekten kurtulamamıştır. Bu sürece bir anlamıyla “proleter kapitalizm”in inşa süreci de denilebilir. Başka türlü olması da zaten mümkün gözükmemektedir. Zira iki ülke de, sosyalist bir emek biçimini egemen kılacak ve bunu tarihsel-dünyasal bir sisteme dönüştürebilecek ölçekte üretici güçler düzeyine ulaşmaktan çok uzaktı. Yukarıdaki bu durumun daha da uç örnekleri ise, Stalinizm ve Nazizm deneyimleri idi; her iki rejim de, temel olarak sanayi kapitalizminin belki de en zorba biçimlerinden biri olan hiper kalkınmacı-ilerlemeci paradigma üzerinden yükselen militer baskı aygıtları sayesinde varlığını sürdürebilen rejimlerdi. Bu yüzden her iki rejim de -ideolojik/politik söylemleri farklı olsa da- yönetim tarzı açısından birbiriyle sürekli etkileşim halindeydi.

Tek tek ülkelerin ulusal sınırları içinde sosyalizme geçmeye çalışan Çin ve Rusya’nın devraldığı geri toplumsal yapıdan sosyalist bir emek biçiminin çıkması ise bu koşullar altında zaten mümkün de değildi. Ancak yukarda Skocpol’un “uzun vadeli yapıların analizi” biçiminde ortaya koyduğu tarihsel çerceve içinde ele alındığında, Fransa’nın devraldığı toplumsal yapıdan ve siyasi kurumlardan, merkezi bir devletin öncülüğünde liberal bir sanayi kapitalizminin ve modern bir burjuva sınıfının ortaya çıkması ise gayet mümkündü ve zaten de öyle oldu.

Demek istediğim odur ki, Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisi’ne Katkı’da da vurguladığı gibi, “İnsanın anatomisi, maymun anatomisinin anahtarıdır. Burjuva ekonomisi, bize antikçağ ekonomisinin anahtarını vermektedir.” [3] Bu sebeple sosyalist ekonominin maddi, kültürel ve psikolojik temelleri (anahtarı) kesinlikle kapitalizmin anatomik/fizyonomik yapısı içinde aranmalıdır. Sosyalizmin doğuşuna öncülük edecek yeni bir emek biçimi ancak kapitalist toplumun bağrında ortaya çıkmak, serpilmek ve gelişmek zorundadır. Tıpkı feodalizmden kapitalizme geçiş döneminde olduğu gibi, sosyalizm ancak kapitalizm içinde gelişen yeni bir emek biçimi üzerinden kurulabilir. Toplumsal sistemlerin geçiş mekanizmalarına ilişkin tarihsel yasalar (nicel ve nitel biçimler) şimdiye kadar daima bu şekilde ilerlemiştir. Her sosyal-ekonomik sistem belirli bir “ana emek biçimi/sınıfı” tarafından yönetilmektedir.

Kantçı yaklaşım

Ara bir parantez açarak, sosyalizmin nasıl olup da kapitalizmin içinden çıkıp gelişeceğini felsefe tarihinden bir örnekle açıklamaya çalışalım. Örneğin, büyük Alman filozofu Immanuel Kant, ahlak üzerine yazdığı başlıca eser olan Pratik Aklın Eleştiri’nde şöyle diyordu: “Herkesin kabul etmesi gerekir ki, bir yasa ahlak yasası olarak geçerli olacaksa, yani bir yükümlülük nedeni olacaksa, mutlak zorunluluk taşımalıdır.” [4]

Kant’ın “mutlak zorunluluk” olarak idealleştirdiği yasa, burjuvazi tarafından sürekli eşitsizlik üreten bir toplumda -kâğıt üzerinde- eşitliğin sağlanabileceği yalanını meşrulaştıran liberal bir “hukuk devleti” nosyonunun da -felsefi planda- çıkış noktalarından biri olmuştur. [5] Bu açıdan bakıldığında, Kant’ın herkes için geçerli (nesnel) olması gerektiğini düşündüğü yasa(lar), sınıflı bir toplumda gerçekleşmesi mümkün olmayan bir “ideal” olduğuna göre, bu beklenti toplumsal eşitlik özlemi üzerinden yükselen sosyalizm idealine kadar rahatlıkla -soyutlama düzleminde- genişletilebilir. Başka bir deyişle, -Kant örneğinde de görülebileceği gibi- nasıl idealizmin içine yuvalanmış bir “ön-materyalist” düşünce biçimi varsa; aynı şekilde kapitalizmin içinde yuvalanmış ve ortaya çıkmak için gereksinim duyduğu tarihsel-toplumsal koşulların ve yeni bir emek biçiminin olgunlaşmasını bekleyen bir “sosyalizm ideali” de her zaman var olagelmiştir.

Küreselleşmenin boyutları ve planlı dünya ekonomisi

Geçmiş “sosyalizm” deneyimlerinden çıkan en önemli derslerden biri de sanayileşme merkezli otoriter toplum inşası modellerinin sosyalizmi inşa etmek için yeterli olmadığıdır. İster burjuva bir devletin, ister bürokratik olarak yozlaşmış “proleter” bir devletin bayrağı altında olsun, sanayileşme beraberinde emek-sermaye çelişkisine ve burjuva-proleter karşıtlığına dayalı artı-değer sömürüsünü her defasında yeni baştan üretmektedir. Diğer bir deyişle, modern kapitalizmin üzerinde yükseldiği sanayi üretimi ve proletarya-burjuvazi çelişkisi tek başına sosyalist bir emek biçiminin ortaya çıkması için gerekli olan tarihsel-toplumsal koşulları hazırlamakta yetersiz kalmaktadır. İşte bu noktada, sanayi emeğini de kapsayacak bir şekilde sosyalizme geçişi olanaklı kılacak yeni bir teknik emek biçimine gereksinim olduğunu görüyoruz.

Özellikle 1970’lerin ikinci yarısından itibaren kendini daha fazla hissettirmeye başlayan -emperyalizm içinde bir “üst evre” olarak değerlendirilebilecek olan- küreselleşme olgusu ile birlikte, geçmiş dönemin meta-para sermayesinin uluslararasılaşmasının çok ötesinde, doğrudan doğruya artı-değer yaratan üretken sermayenin uluslararasılaşması süreci -glokal tekellerin ulus ötesi hareketi- sonucunda, dünya genelinde, sanayi, hizmet ve bilişim sektörlerinde yaşanan köklü dönüşüm süreçlerine de bağlı olarak, 20. yüzyıl şartları ile mukayese edildiğinde, toplumun sosyalist-eşitlikçi bir biçimde yeniden düzenlenmesini sağlayacak yeni bir teknik (elektronik) emek biçiminin ve sınıfının (protekyanın) ortaya çıkması için gerekli olan tarihsel ve toplumsal koşulların, bugün için daha fazla olgunlaştığını söyleyebiliriz.

Günümüz dünyasında en çarpıcı ekonomik değişimlerden biri de tüketim ürünlerinin üretim biçiminin değişmiş olmasıdır. Bir ürünün üretim zinciri, yani üretimdeki aşamalar dizisi, artık bütünüyle küreselleşmiş bir durumda. Buna göre tüketim ürünleri artık tek bir ülkede üretilmiyor. Küreselleşme ile birlikte artık tüketim ürünlerinin üretim maliyetini düşürmek için o ürünlerin belli parçaları farklı bölgelerde üretiliyor. Örneğin, bir arabanın motoru Çin’de, şasesi Brezilya’da ve klima sistemi vs. Meksika’da üretiliyor. Aynı arabanın ARGE departmanı Türkiye’de ya da şirketin finans departmanı Japonya’da bulunabiliyor. Üretimin en sonunda bütün bu parçalar belli bölgelerde monte ediliyor ve hazır hale getirilen ürünler o bölge piyasalarında tüketiciye sunuluyor. Bu şekilde dünya üzerindeki tüketim ürünlerinin üretimi karmaşık emek süreçlerine dönüşüyor. Bu sayede, küreselleşme süreci ile birlikte gelişen bu yeni teknik (elektronik) emek biçiminin/sınıfının öncülüğünde, merkezi planlamaya dayalı sosyalist bir dünya ekonomisinin inşası da olanaklı bir hale geliyor.

Kuşkusuz küreselleşme dünya genelinde toplumsal eşitsizliğin daha fazla derinleşmesi gibi bir sonucu da beraberinde getirmektedir. Zira küreselleşmiş tüketim ürünlerinin üretiminde ürünlerin farklı parçaları farklı bölgelerde üretildikçe ve bundan dolayı farklı bölgeler ve ulus-devletler şirketlere en düşük işçilik maliyetini sunmak için birbiriyle kıyasıya bir rekabet içine girdikçe, artan sanayi kâr/teknik kâr oranlarına bağlı olarak; bu süreçten en zararlı çıkan yine emekçi sınıflar olmaktadır. Planlı sosyalist bir ekonomi için maddi koşullar yaratan küreselleşme süreci, uluslararası işbölümünde yaşanan dönüşümlere bağlı olarak, emekçi sınıflar üzerindeki sermaye baskısının artması anlamına da gelmektedir. Gelişmiş kapitalist ülkeler büyük oranda temel üretim mekânı olmaktan çıkmakta. Üretim glokal (bölgesel ya da ülkesel) ölçekte sürdürülmekte. Örneğin, Amerika’daki araba üretiminin bir bölümünün artık iş maliyeti daha düşük olan Çin’de yapılmasına karar verildiğinde, Amerika’daki o fabrika kapanıyor ve o bölgede işten çıkarmalar ve işsizlik yaşanıyor. Böylece Amerika’nın gelişmiş kapitalist bir ülke olması Amerikan işçilerinin Çinli işçilerden daha dezavantajlı bir duruma düşmesini engellemiyor. Başka bir deyişle, kârlarını arttırma güdüsü ile hareket eden glokalist-emperyalist sermayenin ulus ötesi hareketi yeryüzündeki tüm emekçilerin benzer bir “kaderi” paylaşmasına neden oluyor. Bütün bunlar günümüz dünyasında emek hareketinin geçmiş döneme kıyasla daha da enternasyonalist bir karaktere büründüğünün de bir göstergesidir.

Ampirik bir saha araştırması

Şimdiki zamana dönersek, toplumsal (sosyal) tabakalaşma üzerine bugüne kadar yapılmış olan ampirik saha/alan çalışmaları arasında belki de en fazla ilgi çekenlerden birinin de, 2013’te İngiliz BBC kanalı ve bir grup sosyolog tarafından hazırlanan ve 160,000 kişi (denek) ile yapılan Büyük Britanya Sınıf Anketi (Great British Class Survey) olduğunu söyleyebiliriz:

“Bu anketin sonuçlarına göre İngiliz toplumu yedi farklı sosyal sınıftan oluşuyor: zengin ve kendi başına çalışan bir elit sınıfı, varlıklı ve maaşlı çalışan bir orta sınıf, teknik uzmanlar sınıfı, zenginleşmeye başlayan bir vasıflı işçi sınıfı, gelişen hizmet sektöründen çalışan bir hizmet elamanı sınıfı, eski geleneksel işçi sınıfı ve en son olarak yeni mezunlardan oluşan ve geçici çalıştıkları işlerde hiçbir iş güvencesi olmayan prekarya sınıfı.”

İngiliz toplumunu yedi farklı (sosyoekonomik) sınıfa ayıran bu ampirik modelin İngiltere’deki sınıf gerçekliğini ne derece bilimsel bir temelde ortaya koyduğu elbette tartışmalıdır. Zira yalnızca İngiltere özelinde tabakalaşmanın “anlık bir resmini” çeken bu ulusal anket, evrensel ölçekte bir sınıf modellemesi olarak sunulamaz. Ayrıca, BBC’nin yaptığı anket, içinde sosyal sınıflar arası dikey toplumsal hareketliliğin arttığı ve sınıflar arası mücadelenin zayıfladığı liberal burjuva/küçük burjuva tezlerini güçlendirmeye dönük ideolojik angajmanları da barındırdığı için, ankete eleştirel ve şüpheci bir gözle bakmakta kesinlikle yarar vardır.

Ancak sermayenin olanakları ile yapılan bu türden yaygın anket çalışmalarından elde edilen verilerin/bilgilerin yeniden yapılandırılması/değerlendirilmesi yoluyla işçi sınıfının yapısal dönüşümü (sınıf gerçekliği) hakkında bazı nesnel-bilimsel olgulara ulaşılabileceğini de unutmamak gerekiyor. Zira 19. yüzyıl endüstri/sanayi kapitalizmine karakteristik özelliğini veren “klasik” proletarya imajının çok ötesinde, 21. yüzyılda emekçi sınıflar hem nicelik hem de nitelik açısından büyük bir dönüşüm yaşamaya devam etmektedir.

Kuşkusuz bu dönüşümün asıl kaynağı -yukarda da belirtmeye çalıştığım gibi- 1970’li yılların ikinci yarısından itibaren dünya ekonomisinde yaşanmaya başlanan “küreselleşme” sürecidir. Bu süreçte teknik alanında, üretim tarzı ve ekonomik yapıdaki dönüşümler emek hareketinin toplumsal bileşiminde de kaçınılmaz olarak farklılaşmaya neden olmuştur. Sosyal bilimler alanında son yıllarda ortaya çıkan çeşitli regülasyon ve post-fordizm kuramları işçi sınıfı içinde yaşanan bu dönüşümü açıklama iddiası taşısa da, bu kuramlar bugüne kadar resmin yalnızca küçük bir bölümüne açıklık getirmeyi başarabilmiştir. Yine de bütün bu çalışmalar -eksik yanları göstermesi açısından- önemli ve değerlidir.

Sınırsız bir çoğunluk

Friedrich Engels “İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu” kitabında, proletaryayı “…kentlerde sınırsız bir çoğunluk oluşturan…” bir topluluk/yığın olarak tarif ederken çağının çok ilerisinde bir soyutlama/kavramsallaştırma düzeyini yakalaşmıştı. Dün olduğu gibi bugün de işçi sınıfı, yapı, bileşim ve yaygınlık açısından nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturmaya devam etmektedir. BBC anketinde de görüldüğü gibi, %1-2’lik zengin-elit/burjuva sınıfı dışında, İngiltere’de nüfusun ezici çoğunluğu -aralarındaki gelir, eğitim, yaşam tarzı/standartları, konut, tüketim vb. “ikincil derece”den belirleyici sosyolojik faktörleri bir kenara bırakırsak- hayatını emek-gücünü satarak yaşamak zorunda olan bireylerden-hanelerden meydana gelmektedir. Bu durum hemen hemen dünyanın geri kalan bütün bölgeleri için de geçerli olan bir durumdur. [6]

Engels’in “sınırsız bir çoğunluk” olarak tanımladığı işçi sınıfı, burjuva ve küçük burjuva ideologlarının iddia ettiğinin aksine ne yok olmakta olan bir sınıftır ne de toplumu devrimci temelde yıkma gücünü/potansiyelini bütünüyle kaybetmiş bir durumdadır. Aksine küreselleşme sürecinin yarattığı olanaklar, 20. yüzyılla kıyaslandığında işçi sınıfına kapitalizmi yıkmak için büyük fırsatlar sunmaktadır. Hatta o derece ki, küreselleşme süreci yalnızca dünya ekonomisinde yaşanan köklü bir altüst oluş süreci olarak değil, bilimselleşmiş emeğe dayalı komünizmin bir dünya sistemi olarak inşa edilmesi için gerekli olan ön maddi-ekonomik koşulların oluşması süreci olarak da ele alınmalıdır. Fakat yıkıcı gücünden şüphe duyulmaması gereken işçi sınıfının sosyalizmi inşa etme noktasında yaşadığı tıkanıklık nasıl aşılacaktır?

Kendinin bilincinde olmayan özneler

Asıl çözülmeyi bekleyen sorun, objektif (nesnel) olarak toplumun çoğunluğunu oluşturan emekçi sınıfların, subjektif (öznel) olarak kendi ortak/kolektif sınıf çıkarlarının bilincine bir türlü varamayışıdır. Başka bir deyişle, temel sorun, bugüne kadar bazı çevrelerin iddia ettiğinin aksine kapitalizmi yıkacak (işçi sınıfının) ve sosyalizmi inşa edecek (protekya sınıfının) var olmayışı değil, sosyalizmin üzerinde yükselebileceği yeni bir teknik emek biçiminin yeterince olgunlaşıp olgunlaşmadığı meselesidir. Bu başlı başına bir tartışma konusudur ve burada yazdıklarımın çok ötesinde bu mesele daha da derinlikli bir bilimsel araştırmayı hak etmektedir. [7] Aynı zamanda bu tartışma, 90’lı yıllarda SSCB ve benzeri rejimlerin “kapitalizme kesin dönüş” yapması ile birlikte, sürekli gerileyen bilimsel komünist hareketin içine düştüğü teorik ve programatik krizi nasıl aşacağına ilişkin bir başka tartışmanın da doğal bir parçasıdır. [8]

Dipnotlar

[1] Theda Skocpol, Devletler ve Toplumsal Devrimler, İmge Yayınları, 1979

[2] Ellen Meiksins Wood, Kapitalizmin Arkaik Kültürü, Yordam Kitap, İstanbul, 2007

[3] Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Sol Yayınları, Ankara, 1993

[4] Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, H. Ü. Yayınları, Ankara, 1980

[5] Kant, Fransa’da III. Cumhuriyet (1870-1940) tarafından yeniden keşfedilmiştir. O, kollektiviteye yönelmiş, çıkarcı olmayan bir özerk bireycilik anlayışı geliştirmişti. Yeni-kantçılık Devrimci Cumhuriyet rejiminin belkemiğini oluşturacak olan özellikle orta burjuva kesimlere toplumsal özgeciliğin liberal manada yolunu açmıştı. Zira Kant’ın Pratik Aklın Eleştirisi’nde ortaya koyduğu ahlak felsefesi özünde burjuvazinin de yararlı bulduğu dört temel ilke üzerinde yükseliyordu: “yurttaşlık bilinci”, “bireyler arası dayanışma”, “demokratik cumhuriyet” ve “laik eğitim”, Yeni-Kantçılık ile harmanlanmış burjuva değerlerin bir ifadesiydi. Aslında Yeni-Kantçı düşüncenin ruhunu en iyi yansıtan kişi Prusya Prensi II. Büyük Friedrich’ten başkası da değildir. Kendisine “Philosophe de Sanssouci” diyen büyük Friedrich’in hüküm sürdüğü bu döneme “Aydınlanma dönemi” ya da “Friedrich Dönemi” (1740-1786) denir. “İstediğiniz kadar ve istediğiniz konular üzerinde düşünün, ama itaat edin!” biçimindeki Friedrich’in uyarıcı ilkesi, yavaş yavaş bütün modern ulus devletlere sirayet edecek ve öteki uluslar da giderek düzeni tehdit etmeyen bir düşünce özgürlüğünün toplumun birlik ve barışı için korkulacak bir şey olmadığını, insanların geleneksel-feodal bağları çözüldüğü oranda, kendi bireysel gelişmelerini engelleyen sınırlamalardan kendilerini kurtarabileceklerine olan inançları artacaktı. Kant’ın, Aralık 1784 yılında Berlin’de aylık bir dergide (Berlinische Monatsschrift) yayınlanan “Aydınlanma Nedir? Sorusuna Yanıt” yazısı, Aydınlanma felsefesinin ürünü olan yeni kamu düzeni felsefesinin/gelişmekte olan “burjuvazinin ruhunu” taşımaktadır.

[6] Otantik anlamda bazı “Ortodoks” Marksistler tarafından emek gücünü satan herkesin “proleter” olarak tanımlanmasına açıkçası itirazım var. Marx ve Engels bu kavramı, yaşadıkları dönemde, asıl olarak elektirik enerjisi ile çalışan sanayi makinelerini kullanan işçiler için kullanmıştır. Diğer bir deyişle, 19. yüzyılda işçi sınıfından kastedilen şey -hizmet emekçileri dışarıda bırakıldığında- ağırlıklı olarak sanayi proletaryası idi. Zira o dönemde emek gücünü satarak yaşamak zorunda bırakılan “en büyük emek sınıfı” yine sanayi işçileri idi. Bu açıdan ele alındığında, emeğini satarak yaşayan her insanın proleter olarak tanımlanması ya da emek gücü satma ediminin kapitalizm ile başlatılması hiç de doğru bir yaklaşım değildir. Emeğin satış biçimi kadar emeğin hangi alet biçimini kullandığı da burada önem arz etmektedir. Bir sanayi işçisi yalnızca emeğini sattığı için değil, kullandığı alet biçim bir sanayi makinesi ise, ancak o zaman bir proleter olarak tanımlanabilir. Emeğin biçimleri çok çeşitlidir ve bugün işçi sınıfı dediğimiz zaman bunun içine çok farklı alet biçimleri kullanan çok farklı emek biçimleri girmektedir. O yüzden yazı içersinde proletarya kavramının dışında, işçi sınıfı kavramını kullanırken genellikle emeğin tüm bu biçimlerini kapsayacak bir tarzda/esneklikte cümlelerimi seçmeye çalıştım. Başta söylediğim gibi, yalnızca emek gücünü satmak herkesi proleter yapmaz ama bu toplumsal ilişki biçimi içine giren herkes bana göre kategorik olarak işçi sınıfının (emek sınıflarının) bir parçasıdır. Günümüzde sınıf gerçekliğini tanımlama noktasında yaşanan anlaşmazlıkların ve belirsizliklerin temel nedenlerinden biri de, işte bu ayrıştırmaların yeterince bilimsel bir temelde yapılmamakta olmasıdır. Emek gücünün nasıl pazarlandığı kadar emeğin hangi alet biçimle kendisini tanımladığı üzerinde de yoğunlaşmak gerekmektedir. Bu yöntembilim sayesinde toplumsal sınıfları tanımlamak daha da kolaylaşacaktır. Örneğin, bu yolla sanayi emeğine dayalı elektirikli aletler kullanan emekçiler “proleter” olarak tanımlarken, teknik emeğe dayalı elektronik aletler kullanan emekçiler ise “protek” olarak tanımlanabilir. Sonuç olarak, emek/alet/biçim ilişkisi temelinde gelişen sınıf çözümlemeleri, yalnızca üretim ve mülkiyet ilişkilerini baz alan mekanik materyalist sınıf algılarının ötesinde, bilimsel komünist harekete yeni ve zihin açıcı olanaklar sağlayacaktır.

[7] Serhat Nigiz, Bir Kez Daha Gezi’nin Sınıfsal Karakteri ve Emek Biçimleri Üzerine, 4 Haziran 2014 http://fraksiyon.org/bir-kez-daha-gezinin-sinifsal-karakteri-ve-emek-bicimleri-uzerine/

[8] Bu bölümdeki “kapitalizme kesin dönüş” ifadesi, SSCB ve benzeri rejimlerin sosyalist olduğunu düşündüğümden kaynaklı olarak kullandığım bir ifade biçimi değildir. Tam tersine, kapitalizmi aşması mümkün olmayan bu rejimler, ne yazık ki uzun yıllar boyunca geniş kitlelerin zihninde “sosyalist” hatta “komünist” toplumlar olarak algılana gelmiştir. Bana kalırsa, bu durumdan emperyalist sistem de fazlasıyla yararlanmıştır. Nasıl mı? Burjuva ideologları tarafından sosyalizme ulaşması mümkün olmadığı bilinen bu rejimler, emekçilerin algılarını yönetmek için, bilinçli olarak sosyalizm ve komünizm gibi kavramlar ile sürekli özdeşleştirilmiştir. Dışarıdan bakıldığında olduğundan daha fazla “bürokratik” ve “baskıcı” gösterilen bu rejimlerin görüngüleri, emekçi sınıflar arasında, haliyle her defasında liberal demokrasinin ve piyasa ekonomisinin ne kadar “özgürlükçü” olduğunu kanıtlamaya dönük birer korku nesnesi (kızıl tehdit) olarak kullanılmıştır. Bu yüzden, yıkılanın sosyalizm ve komünizm olduğu genel algısından (ters yüz edilmiş bilinçten) dolayıdır ki, “kapitalizme kesin dönüş” ifadesini kullanma gereği duydum. Zira çoğu insan açısından SSCB ve benzeri rejimlerin çökmesi “kapitalizmin kesin zafer”inden başka bir şey değildi. Bu süreç bir bütün olarak incelendiğinde, (umarım bir gün birileri bu zahmetli işe kalkışır) başından sonuna kadar emperyalist-kapitalist sistemin emekçi kitlelerin algılarını yönetmekte ne derece başarılı olduğu görülecektir. Ne yazık ki, psikoloji biliminin bir “alt kolu” olan algı yönetimi meselesi bilimsel komünist hareketin yeterince üzerine düşmediği bir konu olmaya bugün de devam etmektedir.

Serhat Nigiz

Bu yazı 8 Eylül 2014’te Nüve’de yayınlandı.

http://nuve.biz/2014/09/08/sanayi-sosyalizmi-kuresellesme-ve-emegin-kurtulusu-icin-yeni-olanaklar/

Text
Photo
Quote
Link
Chat
Audio
Video