pigmeler

Ota Benga

    Kongo’da bir baskında yakalanan 23 yaşındaki Ota Benga, ABD’de sergilenmek için “yabaniler” arayan bir grup Kuzey Amerika’lı misyoner-kaşiflerin eline düşmüştür. 1904’te Ota ve onun gibi pigmeler, gemilerle getirilip buradaki Dünya Fuarı’nda sergilenmiştir. Yüzlerce insan dünyanın diğer ucundan gelen bu yerlileri, özgün giysileri içinde görmek için fuar yerine akın etti. Fuar, düzenleyiciler için gayet başarılı geçti ve hayatta kalan pigmeler, yaşadıkları topraklara geri gönderildi. Onları getiren girişimci-misyoner de Kongo’ya geri döndü ve Ota’nın da yardımıyla Amerikan Doğal Tarih Müzesi’ne satmak üzere yerlilere ait eserler topladı. 1906 yılında bu misyoner, yanına Ota’yı da alarak ABD’ye geri döndü.

    Kısa süre sonra iflas eden girişimci, elindeki bütün koleksiyonu kaybetti. Büyük şehirde yapayalnız kalan Ota, müzeye teslim edildi ve oradan Bronx Hayvanat Bahçesi’ne verildi. Burada maymunlar bölümünde sergilenen Ota, bir orangutanla aynı kafesi paylaşmak zorunda kaldı. Ota’nın ( yaşadığı halk arasında kültürel geleneğin göstergesi olan) sivriltilmiş dişleri yamyam olduğuna dair kanıt olarak görüldü. Yoğun protestolar sonucu hayvanat bahçesi yetkilileri şansız pigmeyi kafesten çıkardı ve gündüzleri parkın içinde serbestçe dolaşmasına izin verdi. Ancak bu defa da ziyaretçilerin tacizine uğrayan Ota, daha sonra Afrikalı Amerikalı çocukların bırakıldığı bir yetimhaneye gönderildi. 1916’da anayurduna asla dönemeyeceğini öğrenen Ota, bir tabanca ile kendini kalbinden vurdu.

Kaynak: Kültürel Antropoloji-William. A. Haviland, Harald E. L. Prins, Dana Walrath, Bunny McBride.

Geçen Hacettepe’nin evrimci profesörlerinden biri seminere geldi bizim okula. O günden beri hayatım rezil. Ağzımı bozmayayım yakışmayacak diyorum ama adam bildiğiniz ağzımıza sıçtı. Yıllardır farklı görüşlerden onlarca hocanın dersine girdim ve böyle bir aşağılanmaya ömrümde hiç şahit olmadım, böyle bir aşağılanmanın öznesi olmadım. Etiler otobüslerinde karşılaştığım Atatürkçü teyzelerin attıkları laflar bile bu kadar koymamıştı. O gün bugündür İbranice köklü Rabb sözcüğünün Güneş Tanrısı Ra’dan gelip gelmediğini, mitozdan mayoza geçişe sebep olan anormalliğin bir anormallik olmasına rağmen neden normal kabul edildiğini, minarelerdeki şerefelerin neden hilal şeklinde olduğunu, profesör olmuş birinin siyahilerin evrimini tamamlayamamış ırklar olduğunu söyleyerek nasıl alkış alabildiğini, ve “duygu yoktur, psikoloji yoktur, ruh yoktur” vb çıkışlarla yaşayan bu evrimcilerin nasıl olup da bu dünyada yaşayabildiklerini ANLAYAMIYORUM LAN. Yemin ediyorum normalde çok anlayışlı biriyim ya, desteklemesem bile temiz anlarım karşımdaki neyi savunursa savunsun. Ama yok. Bildiğiniz adam iki saatlik konuşmasında içimi bulandırdı, Adnan Oktar’ı referans alıp İslam’la ilgili ağzına geleni söyledi,  hatta sadece İslam değil bir Yaratıcı olduğuna inanan herkesin aklına sövdü, Pigmeler için insan değiller dedi, aşırı kıllı insanlar aslında evrimin kendini DNA’larda göstermesi dedi, Yaratıcı’ya inanan insanların üniversitelerde olması bile kabus dedi, bu karanlıktan çıkılmadıkça bilim ilerlemez dedi, dedi de dedi ya. Neresinden tutsam elimde kalıyor, gül ağlıyor bülbül ağlıyor, başım ağrıyor be. Şimdi hepsi bir görüş, mantıkla uyuşan şeyler söylenmedi değil, ama onca hakareti koskoca salondaki hocaların, öğrencilerin ayakta alkışlaması bitirdi beni. Soru cevap kısmına kalmadan çıktım amfiden. Bizim kızlar da peşimden. Yediremedik, hazmedemedik ya, saatlerce konuştuk üzerine. 

Tabi sonra ne oldu, meal okumak için rastgele açılan sayfalarda İbrahim Suresi çıktı, Cuma muhabbetlerinde yine rastgele açılan sayfada 22.söz çıktı. Rastgele diye bir şey yok hocam, yok yani. Her şey anlamlı, kıymetli ya. Her şey hakkıyla bahşediliyor işte. Sevgi de korku da ümit de acı da. Hani duyguların ve ruhun yokluğuna inanarak yaşamanın ne demek olduğunu bir düşünüyorum da, düşünemiyorum işte. 

Benim içime İlyas Yalçıntaş kaçtı bu ara. Sürekli “incirler olana kadar” diye dolandığımdan arkadaşlarım gidip incir çiçeği esansı almışlar bana. Çantamın ön gözünde duruyor; kalemlerime, not defterime sinmiş kokusu. 

Teslim etmem gereken makaleler var, midtermden 60 altı alırsam finaline giremeyeceğim sınavlar var ve elbette çalışmak istemiyorum. Dersleri gerçekten boşladım bu dönem. Program yoğun değil, sanırım o yüzden hafife alıyorum ödevleri, sınavları. Ders dışı faaliyetlere katılıyorum çoğunlukla. İLKYAR faaliyetlerine, BÜFOK toplantılarına filan gidiyorum. Klüpte fanzin çıkarma çalışmaları var, 8 Mart için toplanıldı bir ara, İLKYAR’da da yatılı bölge okulu ziyaretleri için hazırlık yapılıyor. Klüplerdeki insanları ayrı seviyorum, ortam sıcacık. Bi de çoğunluk benden küçük olduğu için gerilmiyorum sanırım.

Geceleri saati 3 etmeden uyumam gerek. Geçen haftalarda TV2′deki Galipoli belgeselini izlediğim gece de aynısını söylemiştim kendime ama o zamandan beri bir gelişme yok. Okul dönüşü otobüslerde uyuyarak -daha doğrusu uyuyakalarak- gece yatış saatimi ötelemiş oluyorum. 3′te yatınca namaza uyanmak da, okula uyanmak da işkence oluyor. Yüzünü yıkarken gözler yanar, üstünü değiştirirken başın döner, ancak dışarı çıktığında yüzüne sabah serinliği vurunca kendine gelirsin. Ki bu da en iyi ihtimal. 

Nisan’da Bolu’ya gidiyoruz kızlarla inşallah. Makineme yeni lens almak için elimde para edecek ne varsa satacağım yakın zamanda. Gardrobumda fazla para verip sayılı kez giydiğim o kadar çok şey var ki. Utanıyorum bu halimden. Çok severek alıp giymemek kızlara özel bir şey mi bilmiyorum, hatta şimdi onları satacağımı düşündükçe bile üzülüyorum çünkü bir daha bu kadar beğenerek benzer şeyleri alabilecek miyim bilmiyorum. Satmadan önce fotoğraflayacağım hepsini ama. Aslında lensi Bolu için almıyorum, Allah nasip ederse Kudüs’e yolculuk var bahar tatilinde. O zamana kadar yeni lense alışmış olmak ve Kudüs’te kayda değer ne varsa fotoğraflamak istiyorum. Gelecekten fazla konuşunca bi ürperme geliyor hep ya. Daha fazla uzatmayayım. Dua istiyorum hayırlısıyla istediklerimi gerçekleştirebilmek için.

Eyvallah.