oyal

asıl olmam yere ve kişiye varana kadar ellerimi temiz tutmaya çabalıyorum. iki kişilik masalara, sıralara oturup yanımı hep boş bırakıyorum. bazen oyalıyorum kendimi. her insan biraz kötüdür bilirsin, ben de her insan gibiyim. cümlenin başında ellerimi temiz tutmaya çabalıyorum dedim, ellerim temiz demedim. ve her insan biraz kötüdür sevgilim. sen de.

Mendilinde kimin ismi oyalı
Bilemedim senin aslın nereli
Söyle güzel ben de olam oralı
O kömür gözlerin deli etti beni

I was tagged by baraakamons (Thanks Ahmed!)

1 ~ Write your name in song titles:

Dear You by Yuzuki

Omoi no Concerto by Haruka Shimotsuki

Kokorogatari (The Heart Speaks) by Noriko Mitose and Dahna

Umineko no Naku no Koro Ni by Akiko Shikata

Royal Blue by Marie

Oblivious by Kalafina


2 ~ Why did you choose your URL?

Well, at the time when I first joined tumblr I was very obsessed with a series called Katekyo Hitman Reborn. One of my favourite characters in it is Chrome Dokuro and like in the Reborn fandom pretty much every character got assigned a number to them and people would combine those numbers with other numbers to form basically a ship name. And Chrome’s number was 96. Though that’s only part of the reason tbh. The other reason and probably the main reason I’ve grown attached to using Dokuro as an online handle is because “dokuro” is the Japanese word for skull. That’s my aesthetic right there since I enjoy horror media and even real life objects decorated with skulls (like say a scarf or jewellery) idk, they just appeal to me. I’ve rambled enough but yeah, that’d be why I chose my URL.

3 ~ What’s your middle name?

Isabelle!

4 ~ If you could own a fictional/fairytale being, what would it be?

Stingnicorn :P (emoticon is directed at you murasakihime )

5 ~ Favorite color?

Purple

6 ~ Favorite song?

EXEC_PHANTASMAGORIA/. by Akiko Shikata, Haruka Shimotsuki and Noriko Mitose

7 ~ Top 3 fandoms:

Tales of, Fairy Tail and Fate/series. They are definitely what I reblog the most in any case.

8 ~ Why do you enjoy Tumblr?

I guess mostly for the wonderful people I’ve met and befriended here

9 ~ Tag 9 people!

Um, lordofspiritsandbazongas, letmereachforthestars, secretly-a-dragon, berserk-heracles, bookoftheazuresky, rathgir, stephachu, mikiza and yeah, do if you want! Or don’t, that’s fine too~

veda.

kim var, kim var,
yüzüme bak, kim var ismimin arkasında.

geceyi üzerimize yorgan diye örttüğümüzde, şeffaf,
aynı şarkı kımıldıyor yatağın ucundan,
saniyeleri sayıyorum parmaklarımla, dakikayı bulmuyor-
ağzımı ağzınla oyalıyorsun, ne ayıp.
beni çocuğun gibi sevdiğini söylüyorsun. insan çocuğunu öpmek istemez,
sen pek bir hevesli duruyorsun.

nefes aldığın yer, saniye elli beş.
ellerimi soğuğunda yakıyorum.

kedilerin başını kaşıdığı tahta bankta oturmuş sigara içerken,
elini tahtaya onluk çivilerle sabitleyen, bazı gerçekler var.
bir yaprak bile kıpırdamadı ama seni oraya sabitleyen,
yüzünü o soğuğa döndüren, bazı gerçekler var.

kaderimi gözümden düşürdüğümde, oturup ağladığımda, yandığımda yaktığım alın yazıma, zaman, elime tutuşturduğu soğuk demir parçasını, elimle beraber yıpratmaya koyuluyor. yüzünü gördüğümde evdeki tüm aynaları kaldırmıştım. güzelliğinin karşısında yüzümü hurç aralarında saklamış, mevsimlerin eskittiği bedenimden sağ çıkarabileceğime inandığım, çevresini tuz sarmış kaşımı gözümü, orada, senin geleceğin için,
işin için karın için ayırmıştım.

ama sen de kurtulamadın. alnına derin çizgiler düştü durmadan. saçlarındaki akların sorumlusu takvim yapraklarından ev yaptın kendine. onlarla ısıtıyorsun yılların tırpanından kurtulamamış acını. duyuyorum. allah’a bu kez sen yalvarıyorsun, aynada benzemeye çalıştığın yirmi sene önceki haline aşıktım, beni çoktan unutuyorsun. bir defterdeki çizgiler arasında arıyorsun numaramı, buluyorsun. ellerinin bağı boynuma dolanıyor, kendini kurtardığın o gece, benim sonsuz bir acıyla kavrulacağımı hiç düşünmüyorsun.

ve o anahtar, mutlak deliğe giriyor.
aldığım nefesi, derince aldığım, hasta ciğerlerime son pencere açışım o derin nefesi, bir daha geri vermeyeceğimi bilerek yaşamak istiyorum.

komşuların ipe serdiği utançlarını, çığlıklarını bastırmak için, dünyanın yerinden oynamış çivisine inat ‘’şak şak!’’ topuklu ayakkabılarını, kocalarının ellerine bakarken çoğalan ellerini, çoğalan ceplerini sonra, yüzlerinden düşen bin parçadan binbirini okuyorum.

o hüzünlü gün geldiğinde annemi ateşten bir yatakta yatırmış, babamı tövbe ettiği harama bulaştırmış, ardımda bıraktığım o sokaktan sonra, önüme yığılan gerçeklerinde kendimi aradığım adamın bir sözü, yalanımı kanıtlıyor.

gözümün iliştiği aynada, yıllarıma uzandığımda,
kendimi saçlarımı tararken buluyorum. 

dalgalar hiç durmadan nasıl koşup çakılıyorsa kayaya, yüzümün ardında, ismimin gölgesinde sakladığım annemin yarım çocukluğu, oyunlarımı örtüyor.
işte bu yüzden sırf bu yüzden, biraz annem gibi yaşıyorum.
yarım uyku, yarım karın tokluğu, yarım aşk ve yarım aile ile.
sırtımın yarısından sonrasına el edemiyorum.

nedenini bilmediğim bir sonuca ulaşmak gibi, o yerden bitme dairenin camını silerken, belimden sarılan bir el beni alışmaktan kurtarıyor.
yıllar sonra anlayacağım.
yıllar ‘sonra’ olan kısmını ayaklarımın altından süpürüyor.

nasıl anlatacağım şimdi, ben bu çatının ayıbıyım.
dillere oturmayan o tumturaklı lafıyım, nasıl anlatacağım.

telefonun on bir haneli numarasını çevirdiğim, iki dizimin ortasına alnımı dayadığım, bir tek onun anladığı, ağzımda dönüp duran, dönüp duran, dönüp duran ölümü, ilmek ilmek sökülen yalanı, ben size nasıl anlatacağım.

kendimi ayaklarımın altındaki yılların tozuyla savuruyorum.
sıcaklığının yanı başında, ateşin ortasında, soğukta kavruluyorum.

allah’ın razı etmediğine çat kapı. kat dokuz daire yüz kırk iki.
sıcak banyo fayansına döktüğüm ağzımdı, sonradan farkediyoruz.
peki onu neden öpüyorum. ağzımın hatrına susuyorum. o da kabul ediyor.
kahverengi havlu.
çalan zil.
gelen litrelik su.
paralar yemek masasının üzerinde.
ayakkabılarını banyo kapısında çıkarmış.

dört duvarın evimiz olduğuna inanıyorum, içime yıkılacağını bilmiyorum.

kızıma yazdığım bir defter var, onu buluyorum:
sevgili kızım, umarım doğmazsın.
anne olabilecek kadar kadın değilim.


ve ona hep aynı yerden sesleniyorum. sondan üçüncü merdivende,
kendi yansımamı gördüğümde, onu hiç doğurmayacağımı anlıyorum.
hep aynı yerden, ama hep aynı sesle, aynı şarkıyı söylüyorum.
ellerimi ağzımda bekletiyorum, kendimi susturmayı bir tek ben beceriyorum:
deli kızım uyan!

olmayana doğru kilometrelerce yürüyorum. 
ayaklarımın altında ufalanan yol beni herkesten iyi tanıyor. 

bir kadın var, başı sağ, aklı yarım, dili keskin kalan.
boynundaki siyah halkadan tanıyorum, içine içine gülüyor.
onu orada kendi etrafında turlarken gördüğümde, dünyanın haline acıdığını biliyorum. masalara oturuyor, kalkıyor. boş olan sandalyeyi, o son sigarayı hep aynı adama ayırıyor. yumuşatıcı kokan, dişleri çarpık, gülüşü hayatın yörüngesine eğri adamın olmayan güzelliği, olacak olandan daha çok sarsıyor. 

ayaklarını birbirine dolandırarak, an’ın karasının ortasında,
ritmi hiç tutturamadan, dilinde keman yayından bir ses,
kendi etrafında dönüyor. mavi elbiseden nefret ediyor, giyiyor.
güneşe ellerini siper ettiği halde perdeleri hep açık tuttuğu o eve,
yine girebileceğini bilerek yaşamak istiyor. 
ancak sırtını gördüğünde ağlayabileceği o adamın yüzünü unutarak,
elinde çiçek saksıları biri mutlaka menekşe, evin tek güneş görmeyen cehpesinde kurulu merdivenlerde ağlıyor. yüzünü sırtından yana dönerek uyanan adamın evinde yanık bir mendil bırakıyor, külü saksıya dökülüyor.

uyanıyorum. kendi evimi, tuvaletin yerini bilecek kadar benimsememişim, yalpalayarak yürüyorum. kardeşim odadan çıkıyor, kollarından yana sarkmış pijamasıyla boynuma sarılıyor. kurtaracak sanıyorum, ölmemi istiyor.
‘o’ hallerimden çok korkuyor.

sol dizimin içindeki doğum lekesinden tanıdığımda annemi,
babamı tanıdığımda daha sonra, örtülen kapılardan.
istanbulu ellerimde küçültüyorum, sağ baş parmağının ucuna konduruyorum.
sen benim kurtarıcım falandın kıvılcımdan kaçıp yangına yakalanacağımı bilmiyordum. yaşım çok küçük böyle şeylerin anısıyla nefes alıyorum.
gecenin kör ayazında, montumu omuzlarında bırakıyorum.
sanki montumu değil de, derimi sıyırıyorum, önüne bırakıyorum.
kemiklerimin titremesini bilimsel olarak açıklayamıyorum.

ben sana dünyanın değil, yeryüzünün sesiyle seslenmiştim.
kırık bir bulutu sen diye sevmiştim, karardığında yüzüne eğilememiştim.
böylece sana bir metrobüs koltuğunda veda etmiştim, affet.

belki de onu başka bir hayatta göreceğim. yavaş yavaş kafa sallayacağım.
sanki hastane koğuşundan bir savaş fotoğrafı.
ölmüş haline aşık olarak kalacağım.

ve jane, benim sevgili meleğim. nefretten doğuyorsun boğazına dek.

orada, beni sana koşarken gördüğünde, dişlerimin ayrık oluşundan, aynada her gün seni gördüğüme inanarak savurduğum saçlarımdan, ecel gününden ezel gününe uzayan acılı yolun başucunda, beni orada, rahminden düşürdüğüne inandın. çok aşıktın, kahkaha atarken sigara tutan elin titriyordu.
söyleyemediğin sözler için teşekkür bir siyah zarfın içinde saklı, sen onun montunun iç cebinde asılı, şehrin bütün sokaklarında yankılanan adımlarınız adınla tıkalıyken, seni orada ilk kez gördüğümde bile, yıllar sonra düştüğüm yerde adımını sayacağımı biliyordum.
sigaramızı unuttuğumuz küllüğün yanında titreyen diz kapaklarını görmeyeyim diye bahane ettiğin tuvalete gitmeden birkaç dakika evvel, yanaklarımızın birbirine koştuğu bir fotoğrafı dünya üzerinde asılı bıraktığımızda, içimizde akan nehirleri sayamayacak kadar yaşlı olduğunu düşündüğünü yazdığın birkaç satır arasından başımı ağırlıkla kaldırıyorum. yaşlandığımda senin kadar güzel olabileceğime inanıyorum. yağmuru hatırlıyorum, saçlarımızın uçlarında biriken damlaları parmaklarımızla ittirirken, sonradan gözümüzden akacak damlaları umursamayacak hale geleceğimizi bilmiyorduk.
biz de böyle yaşıyorduk. bir şeylerin acısı, bir şeylerin anısıyla. 
sarı otobüsün karanlık koridoruna saldığımda seni, insanların gözlerinde kızgınlık ifadesi, affedin, bugün en mutlu günümüz! diyerek susturduğumuzda dilleri, betona çevirdiğimizde o yüzleri, yaşlı bir çiftin orada sana gülümseyişiyle, iki el silah sesinin göğsünün ortasına patlaması bir olmuştu.
ben seni ilk kez birini severken gördüm, şaşkınlıkla gözlerimi büyüttüm.
oysa sen beni yıllar önce doğurmuş gibi benimsemiştin. 

beyaz gömleklerinin kalabalıklığından, kendinde değilliğinden, deliliğinden bir haber, orada seni öylece, acından bayılmış halde gördüğümde, gözlerimi kapatıp derin bir uykuya yatmam yetecekti. 


ama sanki yıllar geçti, şimdi yalvarırım, canımın bu kadar yanıyor oluşundan, şevval sam’ın o şarkılarında, tiz çığlığında sonra senin, bir tek benim gördüğüm aşkının felakete dönüşü lambaların değişmeyişi trafiğin tıkanışında, eve koştururken bir aynaya bakmışım gibi hissedişimin ardından, başımı kendime araladığım her gün, senin gözyaşlarınla, senin hüznün, senin yüzün, senin gözünü döktüğüm bu yastıkta, kaç diş izimi bıraktım, bilme diye yalvarırım. bu acıyı, ne olur bilme diye yalvarırım.

sen çiçekli bir kundak içinde, ben yanıbaşında,
görene mezar o delilikte, seni severken yeniden doğuyorum.

o küllüğü unutmamak için sigarayı avucumun içinde söndürüyorum.

annemin ellerini yukarı doğru açarak dua ettiği allah’ı ben yerin dibinde arıyorum, bulamıyorum. dua kitapları, annemin öğütleri, babamın iflah olmadığıma dair kanıtları, hepsine bakıyorum. aşktan sözetmiyorlar, rafa kaldırıyorum. içimi bir gece sonra bar taburesine döküyorum.

delilik bu ya, paramı sütyen askıma sıkıştırıp evden kaçıyorum. aynadan birkaç santim uzakta yüzümü pudraladığım o gece ben, pudradan da beyaz, ceset gibi bir suratla hastane odasına mahkum edileceğimi gerçekten bilmiyorum.
hayatın hastalıktan ibaret olduğuna ikna ediyor beni hastane zamanlarım.
hemşirenin terliğinin altında saçlarımı eze eze yılları kolumdan deviriyorum.

şimdi siz bilmeyin diye yalvarırım. ölümcül olan o aşk hastalığını, bir kadının gözünde gördüğünüz doğmamış kızınızın ağzı için evden kaçışı, anlamayın diye yalvarırım. o hastane odasına bacaklarımla sürünerek gidişimde, koridora sürtünen parmak uçlarımın arasında tıngırdayan anahtarın, hangi kapının deliğini açtığını, sormayın diye yalvarırım. 

kansızlıktan soğuk ellerimi ayaklarımı iki bacak arasında ısıttığım gecelerde, yüzüme vuran sıcak nefesinden tanıyorum onu.
bir gece, çarşafın üzerimden hızla havalanışına uyanıyorum. 
üşüdüğümü sanıyorum, meğer daha soğuğu da oluyormuş.
toprağın ıslandıktan sonra avucunda ufalanışı daha da üşütüyormuş meğer. 
ölümü anneannemin gözlerinden görüyorum. 
tabutun omuzlarda, dizlerin yerlerde paralandığı duasız kitapsız o cenaze töreninde, ölümü dayımın intiharıyla okuyorum. bir kağıdın sonundaki pıhtılaşmış kanla okuyorum. ölümü evin pencere gözlerinden, sararan perdelerinden sonra, pas tutan demirlerinden kapının, gıcırdayan parkeden okuyorum. kendini öldürenin cenazesi olmazmış, allah affetmezmiş, sonsuz ateş varmış ya, ayıplıyor komşular, gülüyor anneannem.
evlat acısını o çatı arasından dışarı sızdırmıyor.
kapılar kapandıktan sonra, bir daha açılmıyor.

televizyonun karşısına kuruluyoruz. arapça bir şeyler okunuyor.
kabul olması için el açıyorum, babamla aynı anda yüzümüze sürüyoruz.
aynı duaya amin demişliğimiz var! seviniyorum.
babam ilk kez öpüyor saçlarımdan, büyümüşüm gibi bir şeyler oluyor sanki dünya milyon kere turluyor bir koltuğun üzerinde yılları dizlerimize çektiğimiz bacak aramızda saklıyoruz. hayata o gün, sondan başlıyorum.

sessizliği bozuyorum,
- beni neden seviyorsun?
- insan olduğumu hatırlatıyorsun bana.

küllükleri rafa, kendimizi gün ışığına, yükseklerden yüksek beğenip şu beynimizi insanlığın uğruna, eskiciye, beş kuruş etmeyen o en başında söylediğim hurdacıdan, on kuruşa şekerler alıyoruz. kuşlara atıyoruz.
o kadar çocuğuz ki daha, nedenini anlamıyoruz.
minderlerden ev yapıyoruz kendimize, 
gücümüz yetse tüm çocukları dolduracağız içine! savaştan, silah seslerinden, o kaosun içinde yara bere aklımızdan, sızlayıp duran diz kapaklarımızdan nefret ediyoruz. biz de öyle büyüyoruz işte. çocukluğun derin matkap yarasıyla.
bir daha birbirimizi görmeyeceğiz, yeminler ediyoruz.

- bir eve hangi gün girilmez?
- öldüğün gün.

kaç farklı ölümle ölebilirim, uzanıp kendi gözlerimi oyuyorum.
biz bu acıyla bileklerimize resimler çizdik, nefes alamıyorum.

affedin.

bir saniye daha, kedi tıslaması duyulacak.

Kitap yaşamdır. Kuş sesidir. Kadın saçıdır. Dokunuştur. Lavtadan çıkan sessiz müziktir. Kurutulmuş çiçeklerdir. Evinizde, odanızda en mahrem duygularınızı, sırlarınızı gören/duyan yegane, ebedi -kalıcı misafirdir. Bir cumartesi günü sarı bir zarf içinde yarım yüzyılı geçmiş mektuplardan oluşan bir kitap kapınıza bırakmış -aşk dolu, -sevgi dolu. Böyle zamanlarda yavuklusuna hasret bir âşığın hep beklediği çiçek oyalı yazmasındaki hoş ıtır kokuyu sinesine çektiği an kadar mutlu olurum. Çünkü; yaşamdır kitap. Sevgi(li)dir.
______
Sana mektuplar için teşekkür ediyorum - beni sevgine dâhil etmene - ey sevgili. Bunun, bu bir insana taşımak üzere verilecek şeylerin en zorlu olduğunu biliyor musun? Her şeyin çaresi yolları, sınırları ve anlaşılma imkânları bulunur - her şeyin buradaki anlamı: Aşkta olmak = en öznel var oluşuna sıkıştırılmış/ sıkışmış olmak. Augustinus diyor ki: “Amo: volo ut sis: Seni seviyorum, öyleyse ne isen o olmanı istiyorum.”
Sevgili Yürek, yaptıklarımın hikâyesi hakkında hiçbir şey söylemiyorsun. Biz ki insanız, zor konuşan, fakat susmayı da anlayan.
İçinde gençliğinden bir mayıs günü hatırası saklayan, mis kokulu çiçeklenişin için teşekkür ediyorum.

Martin Heidegger - Hannah Arendt, “Mektuplar” s.30-1

bütün ağaçları budamışlar
çınarlar çıplaklaşmış 
neyseki çok uzak değil haziran diyorum
oyalıyorum kendimi
şurada bir bina duruyor
bıraksalar konuşacak
bırakmıyorlar
beton dolusu küfürler ediyorum
bir memur giriyor koluma
susuyorum
bak vaktimiz dolmuş diyorum
ayaklarım sadece gitmeye meyilli 
tut aksayan göğsümden ve öp beni
bak bu türkü bizimdir diyorum
bu sokak lambaları bizimdir
bu gökyüzü
deniz
ve kırlangıçlar bizimdir
bu terk edilmiş hayaller bizimdir
tut ve öp diyorum
tut ve çıkart bizi buradan
ne kadar umudun kaldıysa
kuşan üstüne
bir sefer de biz gidelim
haziranın yanına

anonymous asked:

Çok mutsuz olduğun zamanlarda ne yapıyorsun abla?

Sıcak bir duşun iyi gelmeyeceği bir şey yok, diyebilirim. Bir de çizgi filmlerin. Kendimi iyi hissettirecek bir şeyler bulmaya çabalıyorum işte kuzum. Aklımı oyalıyorum. Çünkü geçeceğini biliyorum beni üzen şeyin. Geçene dek de kendimi oyalıyorum işte. Çünkü o üzüntüye saplanıp kalmak beni yıpratmaktan başka bir halta yaramayacak. Ben yıpranma kontenjanımı doldurdum açıkçası, üstelik çok erken yaşta. Zamanında beni yıpratan şeylerin şu an içimi titretmeye bile kudreti olmadığından dolayı, şu an beni üzen şeylerin de yarın öbür gün etkisi kalmayacağını biliyorum elhamdülillah. Metin Üstündağ’ın dediği gibi; bugün dayanabilirsen, yarın daha az acıtıyor. ertesi gün geçiyor zaten. 

Bugün otobüste yanıma bir kadın oturdu. Başından yazmasını öyle bir çekti çıkarttı ki sanki tüm dertlerini o yazmasının oyalı uçlarında taşıyordu. Simsiyah, hafif de dalgalı saçları sol omzunun üzerinde birikti bir anda. Kıskandım saçlarını, koklamak da istedim, belki biraz okşamak da ama ben tüm bunları düşünürken o yazmasının oyalı uçlarını okşuyordu. Dertlerini okşayarak nefret eden bir kadındı o. Belki de hiçbir derdi yoktu, belki hepsi benim uydurmamdı, belki de öyle bir kadın yoktu.

anonymous asked:

Hani bi tane resim postlamışsın resmi nasıl tarif edeceğim bilmiyorum ama altına şöyle yazmışsın Çünkü ben senin Ev halinle Kapı çalınca başına geçirdiğin Oyalı yazmanı da sevdim İnşallah hatırlamışsındır, bu birfilm mi ve filmse ismi ne lütfensöyle

heirandı galiba

anonymous asked:

1 yıldır sevdiğim çocuk hiç kimseyi sevmemiş kızlarla öylesine cikiyo ama onun disinda iyi biri iyi anlasiyoduk yazin hic msj atmadim hep o atti bana bazen çok iyi davraniyodu bazen de çok soğuk davraniyodu sence soylemelimiyim sevdigimi?

Bence açık konuşayım çocuk seninle işine gelince konuşuyor gibi hissettim. Bu erkeklerin kökü kurusun yarısı böyle. Bildiğin seni oyalıyor,canı sıkılınca yazıyor,istemeyince cevap vermiyor. Ya valla böylelerini siktir edeceksin. Bi de ben sizde şunu sevmiyorum. Ne kadar ibne,şerefsiz biri olduğunu bile bile seviyorsunuz. Bu aşk felan değil salaklık bana göre. Kusura bakmayın cidden ama biraz aklınızı başınıza getirin,üzmeyin kendinizi.

Bir parça rüzgâr var mı sizde?
Uzaklardan ama çok uzaklardan
Çağıran en güzel sevinçleri
Ben böyle bir depremi bekler gibi
Susarken bir köşede.
Sizde bir akşam var mı?
Fulyalı, akasyalı, menekşeli
Siz de bir can yaprağı bulunur mu?
Üzerinde bilinmedik gemiler
Demir alıp kıyıdan birer birer
Bilinmedik yerlere gider olsun.
Beni çeker götürür mü kendimden?
Açmazımdan en tutarsız yerimden
Söker alır mı beni?
Sizde bir gök parçası bulunur mu?
Düşler gibi geçtiği turnaların.
Sizde bir gündüz var mı?
Çiçek gibi açtığı sabahların
Yalnız ve derin uykularda
Çocuklar gibi hep koşan
Bulutlar var mı içinizde?
Oyalı, sırmalı, kadife işlemeli
Sizde bir başka zaman var mı?
Bütün yıldızlarında gül döşeli.

AFŞAR TİMUÇİN

“Unutulmuş bir yıldızdan farkın yok” dedi bana yönelerek. “Eskiden böyle değildin.Hep mutluydun, gülerdin. Etrafta salak salak hareketler yapıp, mutlu olurdun kendince.Ne değişti ? Seni ne değiştirdi ? Hangi şarkıda öldün bu kadar ? Kim dinletti sana onları ? Gülüşlerini kim çaldı senin ?Söyle bana onları, hesabını sorayım teker teker.” Bir süre yutkundum. Gözlerim yerdeki yağmur birikintileriyle oyalıyordu kendini. “Susmazdın” dedi sessizce. “Benim tanıdığım arkadaşım, asla susmazdı.Kafamı şişirirdi her an” dedi. Konuşturmaya çalışıyordu. Birkaç dakika boyunca cevap bekledi.Soğuk havanın etkisiyle ağzından çıkan buharlar yüzüme çarpıyordu, kendimden geçiyordum. Nasıl açıklardım şimdi bunu ? Arkasını sinirle döndü ve yürümeye başladı. Başımı kaldırdım. “Kendini avuttuğun bedenler beni susturuyor.” Dedim. Anlamamıştı. Anlamazdı zaten o. Hep böyleydi, ilk söyleyişte sindiremezdi. Arkasını bile dönmedi.Yürümeye devam ediyordu.O günden sonra ne bir mesaj bıraktı bana, ne bir veda. Çekip gitmişti. Söylediğimi duymamıştı bile.

Bana yaşattığınız ve yaşatacağınız şeyleri düşünmekten yoruldum.Hiçbirinizi görmek duymak hissetmek istemiyorum.Yarından itibaren her gün bir sınavım var ve kendimi başka şeylerle oyalıyorum.Büyük ihtimalle hepsinde çuvallayacağım ama bunu bile çok büyük sakinlikle karşılıyorum ve bu sakinliğim beni korkutuyor.