mden

tamer hoçam derse kendisinden sonra geleni içeri almaz. efsaneye göre bigün koridorda geç kalmış bi öğrenciyle göz göze gelir. çocuğun sınıfında olduğunu hatırlamışdır. hoca bi anda koşmaya başlar, öğrenci de peşinden koşar ama yetişemez. hoca öğrenciden önce sınıfa girer, kapıyı kapatır ve kapıdaki cam bölümden pis pis sırıtarak öğrenciye el sallar.

anonymous asked:

Bu gece intihar ediyorum.. Ölümümden kimse sorumlu değildir. Dolayısıyla herkes sorumludur. Hem Shakespeare da doğum gününde ölmüş degil mi. Her neyse elveda..

Eğer biri varsa orada. Yalvar bizim adımıza. Bir işaret. Hoşçakal.

Doğum günümde kitap alabilirsiniz.Doğum günümden önce ya da sonra da alabilirsiniz.Bana kitap hediye edebilirsiniz veya ayraç. Her türlü kitap hediyesine açığım jskdjbfjs

blackshadess asked:

Ölüm asla bir çözüm degildir eger ölümden sonra bir hayat varsa orda daha kötüsünü yaşarsın intihar bir cozum degil bir zayıfliktir kendine bunu yapma ne yasarsan yasa mutlu olmaya calis ben her turlu herkesi dinlerim isteyen yazabilir.

Ceyda. Teşekkür ederim. Arkadaşlar, görüp görebileceğiniz en iyi dert ortaklarındandır. Ona yazabilirsiniz.

aynen şöyle olacak
—  saatler ilerleyecek gözlerim kıpkırmızı canım bile yanacak ama uyuyamayacağım sabaha yakın gözümden akan son damlayla bir saat veya iki saat uyuya kalacağım bakmayın öyle saatlerden bahsettiğime uykumun ortasında bir sızıyla uyanacağımdan bahsetmiyorum bile size diyorum ya gece olmasın  diye karanlık ve sessizlik boğuyor beni…

Gece makyajımla uyumuşum makyaj gözümden beynime çıkmış galiba kafamda enkaz var

YOKSUL ÇİFTÇİ İLE ZENGİN ARİSTOKRAT!

Rivayet edilir ki;

Bir İngiliz aristokrat, karısı ve oğlu ile beraber yaz tatillerini doğayla iç içe geçirmek üzere İskoçya’nın uçsuz bucaksız kırlarına gider.

Bu tatil günlerinin birinde aristokratın oğlu köyün hemen yanı başındaki koruda tek başına dolaşmaya çıkar. Ağaçlar arasındaki su birikintisinin dayanılmaz çekiciliğine kapılarak suya girer.

Delikanlı, vücudunu serin su birikintisinin keyfine bırakmıştır ki dayanılmaz bir sancıyla bir anda ne olduğunu şaşırır. Ayağına kramp giren genç adam, birkaç dakika içinde kendini suyun üzerinde tutacak son gücünü de tüketir.

Panik içinde can havliyle bağırmaya, yardım çağırmaya başlar. Suyun yakınlarında bir yerde, tarlasında çalışmakta olan bir köylü çocuğu, feryatları duyunca hemen işini bırakıp sesin geldiği tarafa doğru koşar.

Çırpınmakta olan bir yabancı gören genç köylü hemen suya atlayarak delikanlıyı boğulmaktan kurtarır.

Delikanlının babası, oğlunun mutlak bir ölümden kurtulmasına vesile olan genç köylüyle tanışıp teşekkür etmek için evine davet eder.

Sohbet sırasında cesur köylüye gelecekle ilgili planlarını sorar.

"Babam gibi çiftçi olacağım" diye isteksizce cevap verir genç adam. Baba, vefa borcunu ödemek için aradığı fırsatı bulduğunu düşünür.

"Başka bir şey mi olmak isterdin yoksa?" diye sorar genç köylüye.

"Evet" diye başını öne eğer genç İskoç, "hep doktor olmak isterdim ama böyle pahalı bir eğitimi babam karşılayamaz…"

İngiliz baba “Tıp fakültesinde okuman için gerekli bütün masraflarını ben karşılayacağım” der.

Çiftçi Fleming’in oğlu Londra’daki St. Mary’s Hospital Tıp Fakültesi’nden mezun olur ve tüm dünyaya adını penisilini bulan bilim adamı olarak duyurur. Bir süre sonra aristokratın oğlu zatürreye yakalanır. Onu ne mi kurtarır? Penisilin!

Bu hikâyede adı geçen aristokratın adı, Lord Randolp Churchill, oğlunun adı, Sir Winston Churchill, onu kurtaran doktor yani çiftçinin oğlu ise Sir Alexander Fleming…

Aralık 1943’te Winston Churchill, Kuzey Afrika’da hastalanır. Teşhis zatürredir. O günlerde Alexander Fleming’e haber gönderilir.

Fleming İngiltere’den Afrika’ya uçar ve yeni ilacını İngiltere Başbakanına tatbik eder. İlaç hemen tesirini gösterir. Alexander Fleming, Churchill’in hayatını kurtarır. Hem de ikinci kez.

Ben 18 yaşıma gelmiştim ve babasız olmanın acısını artık çok daha iyi anlıyordum. Annemle birlikte küçük ama mutlu bir dünya kurmuştuk kendimize. Mevsimlerden bahardı, sokaklarda, parklarda dolaşıyordum. Bu bahar daha bir coşkulu hissediyordum kendimi. Bir çok arkadaş edinmiştim. Taha, Yağız, Yağız'ın kuzeni Merve ve daha bir çoğu... Her gün belirli saatlerde buluşup eğlenceli dakikalar yaşıyorduk. Onlarla o kadar eğleniyordum ki işe dahi gitmiyordum. Yine işe gitmediğim bir günde yalnız başıma dolaşırken arkadaşlarımla her zaman oturduğumuz parkta gördüm onu. O kadar güzeldi ki.. Bir süre çevresinde dönüp beni fark etmesini umud ettim ama bana hiç bakmıyordu. Tam umutsuzluğa kapılmışken son bir cesaretle yanına yaklaştım ve "Oturabilir miyim?" diye sordum. Umudun bittiği yerde mucize başlıyormuş. Deniz mavisi gözleriyle bakıp, küçük bir tebessümden sonra, "Oturabilirsin" dedi. Kalbim heyecandan deli gibi çarpıyordu. Ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Kısık bir sesle, "İsmim Berkay" diyebildim. Bana dönüp "Nazlı" dedi. Bir süre sonra telefonlarımızı birbirimize verdik ve ayrıldık. Akşam olanları anneme anlattım. Annem gözlerimde ki mutluluğu fark edince çok sevinmişti. İlerleyen günlerde Nazlı ile daha sık görüşmeye başladık. Zaman ilerledikçe ona daha çok bağlanıyordum. O hayatıma girdikten sonra işe gitmeye bile başlamış, diğer arkadaşlarımla da daha az görüşür olmuştum. Arkadaşlar sitem edince kendimi affettirmeye, onları akşam yemeğine davet ettim ve hazırlık yapmak için erkenden eve gittim. Anneme arkadaşlarımın geleceğini ve güzel bir yemek için hazırlığa başlamamız gerektiğini söyledim. Akşam gelip çatmıştı, kapı çaldı, hemen koştum açtım. Arkadaşlar gelmişti. Onları salona alıp sofrayı hazırlamak için mutfakta anneme yardıma gittim. Sofra hazırlandıktan sonra salona geçip onları içeri çağırdım. Arkadaşlarımı masaya alırken annemin bakışlarında ki korku ve şaşkınlık ifadesine bir anlam verememiştim. Tam arkadaşlarımı tanıtıyordum ki annem büyük bir feryatla masadan ayrılıp gitti. Olanları bir türlü anlayamıyordum. Arkadaşlardan özür diledim ve yemeğe başladık. Yemeğin ve sohbetin ardından olanları sorduğumda hiç cevap vermedi. Sadece yüzüme bakıp ağlıyordu. Aradan üç ay geçmişti. Arkadaşlarla ve özellikle Nazlı ile görüşmelerimiz iyice sıklaşmıştı. Bir ara anneme sözü Nazlı'dan açıp onunla birbirimizi ne kadar sevdiğimizden bahsettim. Annem mutlu olmamdan gülüyordu. Ama gözündeki korkuyu ve acıyı hissedebiliyordum. Öbür gün iş dönüşü eve geldiğimde bir misafir vardı. Tanıştık ve annem o arada kayboldu. 1-2 saat oturduktan sonra annem gelip misafiri yolcu etti. Anneme gelenin kim olduğunu sorduğumda doktor olduğunu söyledi. "Yoksa hasta mısın?" diye sordum. Annem doktorun benim için geldiğini ve sadece genel bir kontrol yaptırmak istediğini söyledi. Sabah erken kalkıp hastaneye gittik ve bir çok tessten geçirildim. Bir kaç saat sonra doktor gelip hiç bir şeyim olmadığını söyledi ve annemi oldasına çağırdı. Akşam eve geldiğimde annemin gözleri ağlamaktan şişmişti. Ne olduğunu sorduğumda, "Bir cenazeye ghittim, çok etkilendim." dedi. Artık Nazlı ile hemen hemen her gün görüşüyorduk. Her geçen gün ona olan aşkım içimden taşacak gibi oluyordu. Eve erken döndüğüm bir gün misafirler olduğunu gördüm, kimse beni fark etmedi. Mutfağa gitip atıştırırken ister istemez konuşulanlara kulak misafiri oldum. Konu bendim ve annemin niye böyle üzgün olduğunu o an anladım. Meğer hastane, doktor hep bu yüzdenmiş. Meğer ben şizofreni hastasıymışım. Adını bile bilmediğim bu hastalık benim hayal dünyasında yaşamama neden oluyormuş. Misafirler gidene kadar ortaya çıkmadım. Annem onları geçirince beni arkasında gördü ve "Bir şey duydun mu?" der gibi yüzüme bakıyordu. Ona, "herşeyi duydum" dedim. Kadıncağızın gözleri dolmuştu ve bana sarılarak ağladı. Ona üzülmemesini ve kendimi çok iyi hissettiğimi söyledim ama gerçekten korkmuştum. Bana arkadaşlarımı davet ettiğim gün hasta olduğumu anladığını söyledi. Annemin anlattığına göre benim hiç arkadaşım yoktu. Eve davet ettiğim kişiler tamamen hayal ürünüydü. Annemin hazırladığı sofrada sadece ben oturmuştum ve sanki arkadaşlarım varmış gibi saatlerce o hayali varlıklarla konuşmuştum. Hiç bir şey umrumda değildi. Her şey, bütün bir dünya hayal olabilirdi ama ya Nazlı... Ya o da hayalse? Bu ihtimal beni delirtmeye yetiyordu. Annem bir çok ilaç getiriyor ve bunların rahatlamam için olduğunu söylüyordu. Ama ben zaten rahattım. İşten ayrıldım ve aradan üç gün geçtikten sonra dışarı çıktım. Her zaman gittiğimiz parka gittim. Arkadaşlar yine ordaydı. Aslında belki oradan hiç ayrılmamışlardı. Onlarla konuşurken parktaki diğer insanların alaylı alaylı güldüğünü fark ettim. O gülen insanlara, "Siz gerçek değilsiniz" diye bağırdım. Ama onlar sadece gülüyorlardı. Peşimi bırakmalarını söyledim. Nereye gidersem onlarda benimle beraberlerdi. İlaçlar beni iyice dağıtmıştı. Düşüncelerimi toplayamıyordum. Arkadaşlar da yavaş yavaş benden uzaklaşıyorlardı. Nazlı'yı aramaktan korkuyordum. Çünkü ararsam Nazlı diye birinin olmadığını anlayabilirdim. Bir gün dayanamayıp aradım ve her zaman ki yerimizde buluştuk. Ona bir yandan başıma gelenleri anlatırken diğer yandan da çevrede ki insanları süzüyordum. Yine bana gülmelerinden korkuyordum.. Eğer bana gülüyorlarsa bu Nazlı'nın olmadığını gösterecekti. Evet çevremdeki insanlar yine bana alaylı bakıyorlardı, ama bu sefer gülmüyorlardı. Nazlı olayı beni gün geçtikçe bitiriyordu. Bir gün anneme Nazlı'yı eve getireceğimi söyledim. Annemin gözleri kocaman oldu. Yine bir hayali eve getireceğimden korkuyordu. Ama ben kendime güveniyordum. Nazlı bir hayal değil gerçekti. Annem isteksiz olsa da benim ısrarlarımla kabul etti. Ertesi gün Nazlı'yla buluştuk ve ona, "Seni biraz sonra anneme götüreceğim." dedim. Nazlı çok telaşlandı. Hazırlıksız olduğunu söyledi ama ben ısrar edince kabul etti. Artık geri dönüş yoktu. Biraz sohbetin ardından eve doğru yola koyulduk. Sokağa gelip eve yaklaştığımızda son bir kez kulağına eğilip "Seni çok seviyorum" dedim. Eve geldik, kapıyı çaldım. Annem kapıyı açtığında ben önden girip ayakkabılarımı çıkardım ve Nazlı'yı içeri aldım. Anneme bakıp gözlerimle Nazlı'yı işaret ederken kalbim duracaktı sanki. Annemin gözlerindeki yaşı görünce olduğum yere yığıldım. Demek yine hayaldi... Ama annemin ağzından çıkan şu kelimeler benim için o an bir dua kadar kutsaldı. "Hoşgeldin, güzel kızım..."
ben her gün o kızı sevişini izliyorum, daha kalbime nasıl sığdırayım seni? ben daha nasıl dayanayım? ben nasıl gönlüm rahat bakayım gözlerine? gözlerinin yansımasında ben o kızı görüyorum daha nasıl ağlayayım sana?
nasıl kırılayım, nasıl üzüleyim bilemiyorum.
o kadar sıkıyorsun ki içimi, o kadar dayanılmaz acılar veriyorsun ki nasıl ağlayacağımı bile bilemez oluyorum.
daha nasıl seveyim seni ben? daha nelerimi feda edeyim uğruna? daha ne kadar göz yaşı dökeyim istersin avuç içlerine? daha ne kadar kırılsın kaburgalarım? daha ne kadar seni taşıyayım kalbimde?
daha ne kadar sen?
ben daha ne kadar ben?
bende ki sen daha ne kadar sen?
dert misin ulan sen? sevgi misin, aşk mısın, keder misin, kader misin, nesin lan sen?
sevdiğim misin, sevmeyenim misin, sevemeyenim misin?
dert misin sen?
derdim misin?
yaram mısın, çarem misin?
yaramsan neden durmuyorsun hala, hiç mi kapanmaz ulan bir yara? hep mi kanar?
çaremsen neden çaresizim ulan bu ölümden başka her derde deva bulunan bu dünyada?
kırıp paramparça ettiğin parçalarımı toplasana. hiç mi üzülmüyorsun elini vicdanına koysana. kalbinde cız da mı etmiyorum biraz yaralarımı sarsana. biraz anlasana. bir elini uzatsana, parmaklarına tırnaklarına kadar ezbere bildiğim adam dönde bir baksana bana.
gözünün önünde sana yanan biri var görüyorsun görmemezlikten geliyorsun anladım, kalbimin parçalandığını zaten göremezsin anlarım. acılarımın seslerini duymamazlıktan geliyorsun onu da anlarım. yanışımın sıcaklığında ki acıyı nasıl hissedemezsin lan insan evladı?
ulan ölüşümün çığlıklarını, gönlümün kırılışını, boğazım da ki şişkinliği, gözlerimin yaşlarını nasıl hissedemezsin lan nasıl?
insan olan yanından yandığım, nasıl?
—  Sena Bayrak