s o n |s u s|

Kız gibi, pembeli, beyazlı…

Kızıl saçları örgülü…

Toprak gibi,

Su gibi…

Oysa erkeksi bir imge anlatılarda, siyah cübbeli, oraklı, ölü beyazı, adı gibi Ölüm Meleği…


Ellerinde kurnalar, yeşil sabunlar, takunyalar, hamam takunyaları hem de…

Tanımadığım bir dolu köy ahalisi, kadınları yaşmaklı, pazen şalvarlı, erkekleri kasketli, tütün sarısı bıyıklı, tütün sarısı parmaklı.

Tanıdığım bir dolu eş, dost, akraba, arkadaş, tanışık.

Aslında şu anda evdeyim, kuzeye bakan yatak odasında, annemlerin yatağının sağ yanında, yerdeyim. Üzerimde kar beyaz bir kefen, göğsüme yaslı, yeni, keskin bir bıçak.

Yeni sarılmışım, öyle hatırlıyorum, mis kokulu bir yerde, yasemenli sularla yıkanmışım, göz kapaklarımı toprak gibi, ateş gibi bir renge boyuyorlar bir çınarın altında, tam da boyamıyorlar aslında, sürmeliyorlar, yüzümü al yazmayla örtüyorlar, karanfillerle, tarçınlarla yeni ve son elbiseme sarıyorlar.

Ailem başucuma ilişiyor birer birer, boğazlarında dokuz düğüm, hepside düğüm düğüm, ölenin yanında, arkasında ağlanmaz, ölen bırakamaz, fanilikte kalmak ister diye.

Onlarda ağlayamıyorlar, zaten ağlanacak ne var ki!

Ne yok ki?

Şimdi o hep önünden geçtiğim ama hiç girmediğim mezarlıktayım.

Ben neredeyim bulamıyorum.

O kadar kalabalık ki, o kadar kalabalık ki!

Düğün gibi

Gördüm omuzlardayım.

Bir içine aralıklarından güneş sızan sandıkta, bir taze toprağın başında kendimi beklemedeyim.

Gördüm ufacık bir yer, derince bir yer, ağaçlık bir yer, altıda, üstü de kalabalık bir yer.

Takunyalar çarpılıyor birbirine yaklaştıkça, neden bu takunyalar, kurnalar, sabunlar?

Bedenimi, bedenimin farkında olan zihnimi soyunmuşum ayaklarımın dibine, ama ben aynı ben. Bu algı başka, tanımsız, tecrübe edilmekte olan.

Bakamazsın tabi, nasıl bakar bir ana, bir baba, evladı uğurlanırken. Bakamıyorlar zaten.

Tahta yaslı çukura salıyorlar beni dualarla…

Yüzüm kıbleye dönük, bu sefer gerçekten yüzüm kıbleye dönük. Her yaşadığım şehirde, her yaşamaya başladığım evde tahmin yürüterek, ama doğru ama yanlış dönüşlerim gibi değil yüzümü kıbleye.

Sustu kalabalık, sustu ışık, sustum.

Gamze Güler