imamlar

İmamlar ve Sultanlar

Nebevi hilafetten saltanata geçişin hikayesi, üzerinde düşünülüp hatalardan ders alınması yerine çoğu zaman görmezden gelinen bir tarihi süreç. Mustafa İslamoğlu “İmamlar ve Sultanlar” adlı eserinde bu süreçten ufak kesitlere ışık tutuyor. Bir yanda sırf zalim sultanlara biat etmedikleri için öldürülen imamlar, diğer tarafta ise şan ve şöhret yarışı içerisinde zirveye çıkmak için gözlerini karartmış sultanlar. Benzer sahnelere göz boyama yöntemiyle modifiye edilmiş çağımız yönetimlerinde de rastlamak mümkün. Tavsiye edilir…

"Bu ümmetin bireyleri arasında Rableri, Nebileri ve Kitapları konusunda herhangi bir ihtilaf yoktur. İhtilafların tümü dinar ve dirhem yüzündendir…" - Ömer b. Abdulaziz

Kamu malını haksızca yiyenler

Kamu malını haksızca yiyenler

Kamu malını haksızca yiyenler,Bir takipçimiz, bizim kamu malları ile ilgili hassasiyetimizin olduğunu bildiği için kamuoyunda 500’ün üstünde taltif alan polis ve şefleri ile ilgili olarak bize bunun caiz olup olmadığını sormuş. Okurumuzun facebook üstünden bize gönderdiği soru aynen şöyle:

*Hocam! şahsi işleri için vakıf arabasına binenleri cehenneme yolladın haklısın. Şu taltiflerle ilgili…

View On WordPress

anonymous asked:

Gayet açık ki var tmm bu soruyu beğenmedin diğerine geçiyorum neden müslümanlıktan vazgeçtin

Bu sorunun cevabı. Ya bak sonra buraya imamlar vaaz vermeye geliyor. Oy yandık. Bak şöyle ki, “evde tuz yok” dediğimde “hiç mi yok” diye soramazsın. Ya vardır ya yoktur. Bende kendi yolumdan gittim. Biraz diyemedim. Ya hep ya hiç dedim. Biraz vardı. Hiçi seçtim. Bunu anlatamam.

anonymous asked:

bi sorum olucak. Allah'ın ayetlerini satmakla ilgili ayet var hangisi oldugunu hatırlamıyorum ama biliyosunuzdur. arkadaşımla muhabbet ederken bu konu açıldı ve onların cemaatinin imam arkasında namaz kılmadıgını kendi cemaatlerinden birilerinin arkasında kıldıklarını söyledi. imamlar namaz kıldırıyolar ayet okuyolar ve bunun karşılıgında para alıyolar bu ayet satmak oluyo dedi. bunun gibi şeyler söyledi. sizce bu dogru mu aklım karıştı. inşallah anlatabilmişimdir şimdiden Allah razı olsun.

Bahsettiğiniz ayetle (Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip de bununla biraz para alanlar gerçekten karınları dolusu ateşten başka birşey yemezler. Kıyamet günü Allah onlara ne söz söyler, ne de kendilerini temize çıkarır. Onlara sadece acı veren bir azab vardır. Bakara / 174) bir alakası yoktur maaşlı imamlık yapmanın. arkadaşınız yanlış bilgilendirilmiş büyük ihtimalle.

Arkadaşınıza ithafen;

Diyanet’in imamları bizim kardeşlerimizdir. Biz nasıl bu beldenin halkı isek, bu kardeşlerimiz de bu beldenin halkı

 Tarihten böyle gelmiş, böyle gidiyor. Bu imamlar sizin bizim gibi müslümanlardır. Cin değildir, bilmem ne değildir. İyi insanlardır, yüreği Allah korkusuyla çarpan kimselerdir. İçlerinde tek tük kusurlu varsa, onun da kusurunu biliyorsan; o camide kılmazsın, öbür camide kılıverirsin. Ama, “Diyânet’in imamlarının arkasında namaz kılınmaz!” dersen, o zaman “Türkiye’de namaz kılınmaz!” demek gibi bir noktaya gelirsin. Çünkü, bütün camiler Diyânet’e bağlı

 Onun için, Diyânet’in camilerinde, imamlarının arkasında namaz kılınır; ittifakla, hiç tereddüt yok!..

İmamlık şartlarını taşıyan bir kimse, ücret veya maaş karşılığı imamlık yapıyorsa, bunun arkasında namaz kılmanın caiz olduğuna fetva verilmiştir. Kur’an-ı kerim, din dersi öğretmek, ezan ve imamlık için parayla insan görevlendirmek caiz olur. Son zamanlarda, dinde gevşeklik olduğundan, Kur’an-ı kerimin ve din bilgilerinin unutulmaması ve imamlığın, müezzinliğin yapılabilmesi için, ücretle yaptırılması zaruret haline gelmiştir; fakat bu fetva, bütün ibadetlerin ücretle yapılabileceğini göstermez. (Redd-ül-muhtar)

-alıntı-

anonymous asked:

Mezhep imamlarının fıkıh kitaplarını aç bir oku. Sonra git bir de selefiliğin ne olduğunu tekrar araştır. He birde islam hoşgörü falan filan yazmışsın. Biraz arapça'dan nasiplenmişsen eğer bak bakalım tevbe suresinde ne anlatıyor.

Mezhep mi? kimin mezhebi acaba peygamber devrinde mezhep varmıydı? 

Fıkıh kimin fıkhı neye göre diye sorsam ?
Uydurma hadislerde gecen yalanları islamda varmış gibi göstermek islam dışıdır. Mezhep imamları ve hadis yazarları peygamber değil ki hata ve yanlıştan münezzeh olsunlar o kadar yanlışları var ki saymakla bitmiyor. Bize düşen bunları ayıklayıp gerçek islamı yaşayıp yaşatmaktır. Yoksa saçma sapan hadislerle buna göre verilen fetva ve yazılan kitapların islam ümmetine zarardan başka bir şey vermemekte

sen islam tarihini oku da öğren gerçekleri kafanı kumdan çıkar.

Senden daha iyi bilirim o süreyi ondaki gerçek manayı anlamayanların surede ki bir kaç ayetle dünyada sözde Allah adına kan dökmesi müslüman işi değil.  Bunu okuda bari anla Tevbe Suresi, 112
 
Selefilik (vahabilik) (Vahşilik) islama leke sürenlerin savunduğu bir inanış bicimi olup çıktı.

Ha bu arada sen cihadi selefi misin yoksa suudi selefimisin?
Ne önemi var ki hepsi aynı kökten.

Ülkemizde Abdulvahabın tohumlarının yeşermesi üzücü bir şey ama sonu hüsran olucak inşallah

Gidişat Kötü

Zeytin ağaçları çam ağaçları kesiliyor, yeşil alanlar tahrip ediliyor.

Bazı Aleviler hükümete ültimatom vermişler. Alevi köylerine cami yapılmasın demişler.

Zonguldakta kömür madenine 160 işçi alınacakmış, tam 4500 kişi müracaat etmiş.

Yedikule bostanlarının bir kısmı imara, betonlaşmaya, yapılaşmaya açılacakmış.

Güneydoğuda terörist gruplar kendi mahkemelerini kurmuşlar, vergi toplamaya…

View On WordPress

Alevi Haber | Alevi Haberleri

New Post has been published on http://www.alevihaber.com/guncel-gundem/turkiyede-okul-acin-irana-gitmeyelim.html

Türkiyede okul açın, İrana gitmeyelim

Türkiye’de okul açın, İran’a gitmeyelim

İmam olabilmek için İran’ın Kum şehrine giden Iğdırlı Caferîler, bir enstitü açılması halinde bu zorunlu yolculuktan vazgeçeceklerini söylüyorlar. Üniversitelerde bir kürsü ve imam hatip liselerinde bir Caferî sınıfı açılması gibi talepleri de var.
  

Türkiye’nin en doğusu Iğdır’da, imam olmak isteyen Caferîler İran yollarına düşüyor. Yol kısa; ama gelenek köklü. Dedelerinin ve babalarının ayak izleri, Kum şehrinde başlayacak ve uzun yıllar sürecek bir serüvene taşıyor onları. Kum tek adres şimdi, mecburî istikamet; ama bir Necef efsanesi var. Saddam Hüseyin henüz hayattayken ve Şiî din adamlarını yıldırmamışken Necef medreseleri, Iğdırlı imamların deyimiyle Oxford gibiymiş. Bir kıyas daha gerekirse, Necef-ül Eşref âlimlerinin on beş dakikada işlediği dersi Kum’dakiler on beş günde bitirebilirmiş. O günlere erişebilenler efsunlu bir atmosferden söz ediyor. Dünya gailesinin ve siyasetin bulaşmadığı bir ilim yuvası… “Orada aç kalmak, sıkıntı çekmek, maddî yokluğa düşmek gibi endişeler duymazdık.” diyor Caferî imam Hüseyin Yeşil, “Talebe esnaftan fazlaydı. Dersleri neredeyse esnafla birlikte okuyorduk. Bize karşı çok dürüstlerdi. Parayı öğrenemediğimizden avucumuzu açardık, onlar gerektiği kadarını alırdı.”

Necef’te iki yıl kalabilmiş molla Hüseyin. Sene 1972, Saddam henüz başbakan; ama otoritesi yerinde. Şiî öğrenciler, kendilerini bir gölge gibi takip eden sivil polislerin farkında. Psikolojik baskılar yerini, sınır dışı etmeye bırakınca Necef’teki Caferî âlimler ve öğrenciler yönünü İran’a çevirir ve Kum o günden sonra yalnızca İran’ın değil, dünyanın dört bir yanından gelen Şiîlerin dinî başkenti olur. Ne var ki Iğdırlı Caferîlerin gözü, gönlü hâlâ Necef’te… Hercümerç olmuş Irak düze çıksın, şehir huzura ve sükûna kavuşsun diye bekliyorlar. Fetvalarıyla hayatlarına yön verdikleri müçtehitleri Ayetullah Sistânî hâlâ Necef’te yaşıyor üstelik…

Irak’tan İran’a zorunlu geçiş yapanlardan biri de Şeyh Ziyâeddin Karakoyunlu. 18 yaşında gittiği Necef’te otuz sene hem öğrencilik hem öğretmenlik yapmış, orada evlenmiş, zenginlerin hocalara ve talebelere ödemekle yükümlü olduğu bir tür zekâtla geçimini temin etmiş. Necef’teki ilim havzası kuruyunca rotasını Kum’a ve İran’ın bir başka kenti Hoy’a çeviren Şeyh Ziyâeddin, gurbette geçen kırk yılın ardından geldiği Iğdır’da değerli bir âlim olarak tanınıyor şimdi. Vaktini Caferîlere sohbet ederek ve yalnızca cuma günleri imamlık yaparak geçiriyor olmasına yazıklanıyor sevenleri, kıymetinin pek anlaşılamadığını, elinin kolunun bağlandığını düşünüyorlar.

MOLLA OLMA YOLUNDA…

Bir Caferî genç, imam ya da başka bir deyişle molla olmaya nasıl karar veriyor? Pasaportu eline almadan önce ne tür bir eğitimden geçiyor? Ailenin bu işteki rolü nedir? Babası Erivan Türkmenlerinden olup sonradan İran vatandaşlığına geçen Şeyh Ziyâeddin’in İran’da bulunuşu kadar tabii ve kendiliğinden bir süreç miydi diğer mollaların yaşadığı? Caferî mezhebine mensup cemaatin devam ettiği Yeşil Camii’nde imamlık yapan Hüseyin Yeşil, “Keşke açmasaydınız bu konuyu.” diyor. Necef’e biraz gönülsüz gitmiş çünkü… İlkokulu henüz bitirmiş bir oğlan çocuğunun babasına boyun eğiş hikâyesi… Ortaokulu, liseyi, üniversiteyi Türkiye’de okumak geçiyor içinden; fakat babasına, “Peki” diyor, “Medrese eğitimi alacağım.” Şimdi, 27 yıldır imamlık yaptığı caminin mihrabında, sarığı ve cübbesiyle oturmuş sorularımızı cevaplarken halinden memnun görünüyor: “Askere gidene kadar, köyümdeki Ahund Emrah hocadan Farsça öğrendim. Sadi-i Şirazî’nin Gülistanını okuduk. Başlangıç için ağır bir kitaptı; ama o dönemin metodu öyleydi. Ebvâb-ul Cinân (Cennetlerin Kapıları) ile de vaaz verme yöntemini öğrendik. Ayetullah el Hûî tedrisinden ilmihalini bile ders niyetine okuduk.” Askerliğini yaptıktan sonra Necef’e iyi derecede Farsça bilerek giden molla Hüseyin, önce Arapça öğrenmiş sonra da Ayetullah el Hûî’nin rahle-i tedrisatından geçmiş. “Orada sistem çok farklıydı.” diyor, “On kişi toplanır, ders alacağımız hocayı belirlerdik. Özgür bir ortam vardı.”

Caferî imamlar o günleri anlatırken, birbirine pek yakın olan derslikler ve uyuma odaları dışına çıkmadan sürekli ders çalışıp memlekete ‘molla’ unvanıyla dönme hayali kuran idealist bir genç resmi çiziyorlar. Hüseyin Yeşil, Necef’te bir ekol olarak kabul edilen ve sonradan Saddam tarafından öldürülen Muhammed Bâkır es Sadr’ın hayranı olmakla birlikte eğitimini aksatacağı endişesiyle onun ateşli taraftarları arasına katılmadığını söylüyor. Bununla birlikte, zaman zaman sorgulanmaktan hatta bir hafta boyunca gözaltında kalmaktan kurtulamamış. İlkokulu bitirip kendini Kum’da bulan Molla Zeki de, o günlerdeki en büyük lüksünün Tebriz’e marul yemeğe gitmek olduğunu anlatıyor gülerek. Medreselere kabul edilmek için ilkokulu bitirmiş olmak yeterliymiş eskiden. Ancak şimdi liseyi bitirmeyenin büyük torpil bulması gerektiğinden hatta üniversite mezunu olmayanın geri çevrildiğinden söz ediliyor. Üstelik şimdi yalnızca Doğu ülkelerinden değil, Amerika ve Avrupa’dan da öğrenciler gidiyor Kum’a ve söylendiğine göre Sünnî öğrenciler de kendilerine Sünnî hocalar bulabiliyor orada.

AZERİYİZ, CAFERİYİZ, VATANPERVERİZ

Caferî imamların hepsi de devlete ve bayrağa sıkı sıkıya bağlı olduklarını hatırlatıyorlar. Sohbetin bir noktada hep vatanperverliğe gelmesinin, vurgulu ve altı çizili cümlelerin İran ile kurdukları yakın diyalogla ilgisi var mı? “Hayır” diyor Günışığı Derneği Başkanı Serdar Arat: “İran ile bağlantımız müçtehitlik müessesesi sebebiyledir. Onların verdiği fetvalara, yazdıkları ilmihallere göre hareket ederiz. Yüzümüz dinî açıdan elbette Kum’a bakacak. Bizdeki vatan sevgisi tarihî uzantıları olan bir sevgi… Azerî olmamızla ilgili, Nahcıvan’daki Türk Şehitliği ve Çanakkale’deki Azerî şehitlerle ilgili.” Ancak yine de, bir gözleri ve kulaklarının her zaman İran’da olması, sürekli biçimde açıklama yapmaya zorluyor onları. Molla Veli Beder, Ermenilerle karşı karşıya geldiklerinde nice canlar verdiklerini; ama kurtuluşu İran’a kaçmakta bulduklarını söylerken, “Niye İran’ı seçtik?” diye soruyor ve cevabı yine kendisi veriyor: “Müslüman olduğu için, bize yakın olduğu için İran’a gittik o dönem; ama ortalık durulur durulmaz hemen döndük, orada yerleşip kalmadık. Kürsüye çıktığımızda cemaat bizi uyarır, ‘Bugün bayrak için, vatan için dua etmedin’ der. Haklılar elbette, vatanı olmayanın dini olmaz.” Şeyh Ziyâeddin de, cuma hutbelerinden birinde 30 Ağustos Zaferi’nden söz etmiş. “Atatürk’ün Kocatepe’deki yürüyüşü beni o kadar etkilemiştir ki, ben kürsüde ağladım, cemaat de benimle ağladı. O yürüyüş bize vatan verdi çünkü…”

Iğdırlı Caferîlerin yüzü fıkhî açıdan her zaman İran’a dönük olacak belki; ama eğitim konusunda devlet bir adım atarsa, gençlerin İran yollarına düşmesine gerek kalmayacağını söylüyorlar. Türkiye’de Caferî mezhebine uygun eğitim alabilecekleri bir müessese yok. Kendilerini de bir enstitü kuracak kadar donanımlı görmüyorlar. Üniversitede bir kürsü ya da imam hatip liselerinde bir Caferî sınıfı açılması gibi talepleri var. “Keşke ne olaydı?” diyor Molla Veli, “O imkânlar Türkiye’de sağlansaydı. Bir yıllığına iki yıllığına bir hoca getirseydik İran’dan, yüz kişi oraya gideceğine bir kişi buraya gelseydi. Arapçayı Farsçayı kendi lisanı gibi konuşan, yazan çocuklarımız Ankara’da, İstanbul’da okusaydı.” Şeyh Ziyâeddin temenninin bir adım ötesine geçip Iğdır Müftüsünden, fıkıh ve kelam kürsüsü istemiş. “Ben o kürsüde bir iki sene ders verebilirim. Benden sonra hükümetin eli uzundur. Artık yıldızlardan mı getirir, nereden olursa bir hoca bulur gençlere.”

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Caferî imamları kendi bünyesine almak istemesi ise pek hoş karşılanmamış Iğdır’da. “Cumhuriyet kurulduğundan beri biz camilerimizi kendi imkânlarımızla yaptırıp, imamlarımızın maaşını ödüyoruz. Devlet bize destek olmak isterse cami derneklerine maddî katkıda bulunabilir.” diyorlar. Iğdır’daki 22 camiden 11’inde Caferîler, diğer yarısında da Sünnîler namaz kılıyor; ancak aynı camide saf durmayı iki mezhep de caiz buluyor, hatta Nuh Nebi Camii gibi her iki kesimin de buluştuğu ortak mekânlar var. Günlük dilde kullanılan ‘Caferî camii’ ifadesini dil alışkanlığına yormak lâzım, Şeyh Ziyâeddin, “Caminin Sünnîsi, Şiîsi olmaz.” diyor ne de olsa…

BİRLİK TEMENNİSİ

Iğdır Müftüsü Mehmet Sönmezoğlu, geçen sene düzenlediği Ehli Beyt konferansıyla mollaların ve halkın gönlünü kazanmış bir isim. Camilere gidiyor, imamların sorunlarını dinliyor, yaslarına ve kutlamalarına iştirak ediyor. Amacı, ortak noktalara dikkat çekmek ve kimi eksiklikleri kapatmak… Ona göre, Sünnî imamların Ehli Beyt üzerine yeni yeni hutbe okuyor olması bir eksiklik mesela. Ehli Beyt sevgisi dinimizin gereği olduğuna göre, bu konuda biraz daha girişken olmamız gerekiyor. Müftü Sönmezoğlu’nun birlik çağrısı ve samimiyeti Caferî imamlarda karşılık bulmuş görünüyor; fakat bazı sorunları ancak Diyanet’in çözebileceği inancı hâkim. İşin doğrusu, Caferîler yüzyılların çözemediği kadim meselelere girmek yerine, benzer yönleri sıralamaktan yana. “Aynı Allah’a, aynı peygambere, aynı kitaba inanıyoruz. Biz de namaz kılıyor, oruç tutuyor, zekât veriyoruz. Bazı televizyon kanallarında Kerbela’ya giden Şiîler için ‘hacı’ ifadesi kullanılıyor. Biz de sizin gibi Mekke’ye gidince hacı oluyoruz.”

Şeklen farklı olduğu ve hemen dikkat çektiği için belki de, ‘birlik’ mesajı en fazla namaz üzerinden veriliyor. Hacca gidenleri imamlar uyarıyor: “Sünnî imamın arkasında cemaat olun, vahdeti bozmayın, mühre secde etmeyin.” Üniversite tahsili için şehir dışına çıkanlara da “Siz bu vatanın çocuklarısınız. Sünnî camilerinde kollarınızı bağlayarak namaz kılın.” diyorlar. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitiren Serdar Arat da öğrencilik yıllarında bu fetvaya göre hareket edenlerden biri. Büyük şehirlerde mezhep tartışmalarının asgariye indiği tespitinde bulunan Arat, “Her nasılsa” diyor, “Tatil için Iğdır’a geldiğimizde görünmez bir el bizi bir safa onları diğer safa çekiyordu.” Baro başkanı olduğu yıllarda yardımcılarını Sünnî avukatlardan seçerek bu olumsuz tavrı kırmaya çalışmış; ancak bu kez de Azerîlerin Caferî, Kürtlerin de Sünnî olmasından kaynaklanan başka sorunlar yaşanmış: “Avukatlardan biri DTP’ye yakındı. Ben de MHP’li olduğum için, ‘Sen bir Kürt olarak nasıl Azeri’yi desteklersin?’ diye baskı gördü. Ötekine de mezhep farklılığını hatırlatmışlar; ama her ikisi de büyük özveriyle çalıştı.”

Caferî imamlar için, birlikten yana olmalarının bir delili de, zulme uğrayan Müslüman halklar söz konusu olduğunda mezhep farkını bir kenara bırakıp acıya ortak olmaları, Sünnîlerin de destek verdiği görkemli mitingler düzenlemeleri. Şeyh Ziyâeddin Filistin ve Lübnan’ın başına gelenleri hatırlatırken küçük bir uyarıda bulunmayı ihmal etmiyor: “Devlet herkese kucağını açacak, bütün inançlara sahip çıkacak ki vatandaşlar inanç konusunda zıtlaşmasınlar. Aksi takdirde yabancılar bundan faydalanır. Ben Irak’ta yaşıyordum, Kerkük’e gidip gelirdim. Orada Sünnî Şia meselesi kalkmıştı. Yeniden nasıl doğdu?”

Iğdır’da Azerî Caferîler, Sünnî ve Şâfî hemşerileriyle hayatın tabii akışı içinde, göstermelik bir müsamahanın çok ötesinde kardeşçe yaşıyor. Her iki kesim de ‘ortak’ noktaların altını çizdiği sürece, evliliklerin artmasına, komşulukların ve çay sohbetlerinin dostluk havası içinde sürmesine şaşmamak gerekir.

AVRUPA’DAN BİRTAKIM TEKLİFLER GELDİ

Iğdır Belediye Başkanı Nurettin Aras, “Dışarıda bizimle ilgili birtakım girişimler var.” diyor: “Buraya gelenler, haber gönderenler oldu. Azınlık statüsü kazanmamız gerektiğini söylediler; ama bizden yüz bulamadılar. Hatta tavrımızın net olduğunu görünce cephe bile almaya başladılar.” Başkan Aras, içme suyu projesi için talep ettiği fonun da bu yüzden geri çevrildiğine inanıyor: “Projeyi hazırlayıp gönderdim. AB yetkilileri Hollanda’ya çağırdılar. Önce çok heyecanlıydılar, sonra yüzümüze bakmadılar. Kendi yöntemleriyle nazikçe geri gönderdiler.” Gelinen noktada bir sıkıntı olmadığı görüşünde: “Dinî özgürlüğümüzü iliklerimize kadar yaşıyoruz. 25-30 yıl önce yer altında kutladığımız törenlere devlet erkânı eşlik ediyor bugün. Kaldı ki Iğdır’da şimdiye kadar mezhep farklılığından kaynaklanan bir karışıklık hiç yaşanmadı. Bu şehri en ücra köşesine kadar tanırım. İnsanlar devletine, milletine, bayrağına sadakatle bağlıdır.”

Doç. Dr. İlyas Üzüm: CAFERÎLİK NEDİR, CAFERÎLER KİMLERDİR?

Şiîlik, Hz. Peygamber’in vefatının ardından yönetimin Hz. Ali ve sonra da çocuklarına ait olduğu fikri etrafında birleşen kesimleri ifade eder. Keysâniyye, Zeydiyye, İsmailiyye, İsnâaşeriyye gibi kollara ayrılan Şiî gruplardan imam sayısını on iki ile sınırlayan gruba On iki İmamcılar anlamında (İsnâşeriyye) adı verilir. Bu son grup imameti iman esası saydığı için İmâmiyye, fıkhî bakımdan Ca’fer Sadık’ın görüşlerine dayandığı için Ca’feriyye ismiyle de anılır. Caferîler dünyada başta İran olmak üzere Irak, Azerbaycan, Bahreyn, Pakistan, Lübnan gibi ülkelerde yaşarlar. Türkiye’de de Iğdır ve Kars ilimizle, çok sınırlı sayıda Ağrı ile iç göçler sonucu buralardan gelip yerleştikleri İstanbul, Ankara gibi büyük kentlerimizde hayatlarını sürdürürler. Caferîler’e, başka bir ifadeyle İmamiyye Şiası’na göre temel iman esasları tevhid, adl, nübüvvet, imamet ve adl olmak üzere beştir. Ehl-i sünnet ile tevhid, nübüvvet ve mead (ahiret) inancında ortak olan Caferîler adl ve imamet konusuna kendilerine has anlayışlara sahiptir.

Dinin amelî yönüyle ilgili olarak namaz, oruç, zekat, hac gibi ibadetlerin farziyeti konusunda Ehli sünnet ile aynı anlayışı paylaşan Caferîler, pratikte bazı farklı içtihatlara tabidirler. Söz gelimi, ezanda “Eşhedü enne Aliyyen veliyyullah” ibaresi okunur, abdestte ayaklar yıkanmayıp mesh edilir, secde “mühür” adı verilen toprağa yapılır, namazda kıyam esnasında eller bağlanmayıp salıverilir. Her iki kesimle ilgili olarak tarihsel süreç içinde oluşmuş birtakım farklı anlayışlar bulunmakla birlikte, Ehl-i sünnet ve Caferîler başta Allah’ın birliğini ve Hz. Muhammed’in peygamberliğini kabul olmak üzere ahirete iman ile İslam’ın temel ibadetlerini benimseme bakımından ortak inanç ve anlayışlara sahiplerdir.

Iğdır Valisi Saim Saffet Karahisarlı: DEVLET VATANDAŞINI AYIRMAZ

Iğdır Valisi Saim Saffet Karahisarlı, devletin aslî vazifesini hatırlatıyor: vatandaşları, inançlarının gereğini yaşama konusunda özgür bırakmak… Iğdır’da Caferîlerin ibadetlerini engelleyecek en ufak bir hareketin söz konusu olmadığını söyleyen Vali Karahisarlı, etkinliklere bizzat katılmayı da ihmal etmiyor. “Devletin varlık amacı bu zaten” diyor, “Vatandaşın kapısını çalacağız, bir merhaba diyeceğiz, hatırını soracağız.” Sokakta yürürken, üniversite kazanan gençlere dair ilanları görmekle bile mutlu olan vali önemli bir noktaya değiniyor: “Bu çocuklar okul bitip de memleketlerine döndüklerinde, ‘Devlet bizi hiç ayırmadı, elimizden tuttu, bir yerlere getirdi.’ diyebilmeliler. Kaldı ki burada kimin hangi etnik kökenden ya da mezhepten olduğu kimsenin alnında yazmıyor. İnanın ben, ancak halay çekildiği ya da Kafkas oyunları oynandığı zaman ayırt edebiliyorum. Kaldı ki bu bile yanıltıcı olabiliyor. Benzerliklerimiz yüzde doksan dokuz nispetinde. Kalan yüzde biri, bizi birbirimize düşürmek için kaşıyanlar var. Farklı din ve dillerden insanların birlikte yaşadığı ABD’ye bakın bir de, birçoğunun tek ortak noktası insan olmak; ama sorun yaşanabileceği akla bile gelmiyor.”

Katkıda bulunan: Zeki Aksel

Ülkü Özel Akagündüz
AKSİYON – Sayı: 669 – 01.10.2007 

Yeni Haberler için Halkın Habercisi - Bağımsız Habercilik

Haber Adresi:http://www.halkinhabercisi.com/paralel-imamlara-beddua-sorusturmasi

Paralel imamlara ‘beddua’ soruşturması

4 imam hakkında ‘devlete sızarak işlevsel paralel yapı meydana getirmek, paralel oluşuma yardım ve yataklık yapmaktan’ soruşturma başlatıldı.

 

Kahramanmaraş’ta, beddua seanslarına aracı olduğu iddiasıyla, aralarında Diyanet-Sen Şube başkanının da bulunduğu 4 imam hakkında soruşturma başlatıldı.

 

Başbakanlık İletişim Merkezi’ne (BİMER) yapılan şikayetler doğrultusunda harekete geçen Diyanet İşleri Başkanlığı, Teftiş Kurulu Başkanlığı başmüfettişlerinden Ertuğrul Karahan’ı Kahramanmaraş’ta görevlendirdi.

 

BEDDUA SEANSLARI

 

Kahramanmaraş’a gelen Karahan, hakkında şikayet bulunulan Diyanet-Sen Kahramanmaraş Şube Başkanı da olan imam Ekrem A. ile imamlar Nevzat K., İsa S. ve Nail A.’nın, ‘çeşitli gruplar ile toplantılara katıldıkları ve burada beddua seansları düzenledikleri iddiasıyla’ ifadelerine başvurdu.

 

‘PARALEL OLUŞUMA YARDIM VE YATAKLIK YAPMAK…’

 

‘Devlete sızarak işlevsel paralel yapı meydana getirmek, paralel oluşuma yardım ve yataklık yapmak, beddua seanslarına aracı olmak’ suçlamasıyla ifadesi alınan 4 imamın yanı sıra, şikayette bulunan 15 kişinin de tanık olarak ifadesine başvurduğu bildirildi.

 

Müftülük yetkilileri ve suçlanan imamlar soruşturmayı doğrularken, içeriğine ilişkin bilgi vermekten kaçındı.

 

 

Şeytan : Hür ve Sadık Bir Aşık

İslam içrekçiliğinde, iblis’in Adem’in önünde secde etmemesinin sebebi olarak iblis’in kibri gösterilmez. Tam tersine o, Tanrısını, başka bir varlığa, onun tarafından yaratılmış bir varlığa secde etme saygısızlığını gösteremeyecek kadar çok sevmektedir. Yani bazı ravilerin söylediği gibi iblis, Tanrılık taslamamış tam tersine Tanrının tekliği ilkesine her ne pahasına olursa olsun sadık kalmıştır. Emre karşı gelmiştir ama Tevrat’ın sınayıcı meleğinin tam tersine, sınandığını düşünen bir melektir; itaatsizlik ederek sadece inancına olan bağlılığını ispatlamıştır. Böylece iblis, bir değişmezlik simgesi olarak belirir, bu anlamda insanın karşısında yer alır. Çünkü insan değişip bozulur. O sınavı geçmiştir ve işte Allah’ın iblis’in Kıyamete kadar yaşamasına izin vermesindeki anlam budur. Ve Tanrının bir hizmetkarı olarak görevine devam etmektedir. O sadakatini göstermek için itaatsizlik etmiştir. Ne trajiktir ki, imanını imansızlıkla göstermek zorunda kalmıştır.

Bu tür bir yoruma temel oluşturan ilk fikir, ehlibeyt imamlarından Caferi Sadık’a (öl. 148/765) atfedilir. Bu fikir, Allah’ın kullarını sınayıcı davranışlarının varlığına dayandırılır.İblis’e, Adem’e secde etmesini emrettiği halde aslında secdenin yapılmasını irade etmemiştir. Eğer iblis’in secde etmesini gerçekten isteseydi, iblis’i secde ettirmeye gücü yeterdi. Aynı şekilde, Adem’in, malum ağaçtan yemesini yasaklamıştı; ama iradesi ağaçtan yenmesi yönünde idi. Eğer ağaçtan yenilmesini istemeseydi Adem yemeyecekti.

Caferi Sadık’a atfedilen bu sözleri daha da geliştirilmiş bir şekilde Hallac’ın düşüncelerinde buluyoruz. O bu noktadan hareketle iblis figürünü ters çevirmiş, ona itibarını iade etmiştir. ,Böylece Tanrı hizmetkarı Şeytan imgesi geri dönmüştür. Allah bir sınayıcı olarak, bazen tuzak da kurmakta ve gerçek inananların bu tuzaklara yakalanmamasını arzulamaktadır. Bu yüzden bir irade ve emir ayrımı ortaya çıkmaktadır. Hallac, ibilis konusundaki islam içrekçiliğininfarklı görüşünü, işte bu temel prensibe dayandırmıştır. Ona göre, Allah’ın emri ile gerçek gayesi her zaman örtüşmeyebilir. Yani bazen emri başka, iradesi başkadır. Bir şeyi istemediği halde onu emredebilir. İçrekçilere göre bu inceliği anlamak evrene derin bakmayı gerektirir. Hallac’tan etkilenen Abdülkerim el-Cili (ö. 1428) bu kavrayış inceliğini yine ince bir yorumla ifade eder. Ona göreiblis’in bu kavrayış duyarlığını gösteren incelik şu noktada düğümlenmektedir: Allah ona,niçin secde etmediğini sormamıştır; ona, engel olan şeyin mahiyetini sormuştur. iblis de emrin sırrına uygun bir cevapla: “Ben ondan hayırlıyım” demiştir. Yani Allah ve iblis diyalogu son derece derinden işleyen bir diyalogtur aslında. Konuşmanın yüzeyinde ne olup bitiyorsa derinliğinde tam tersi olmaktadır.

Alimlerin Hilafet ve Halife Hakkındaki Görüşleri

İmam Kurtubi Bakara suresi 30.uncu (Muhakkak ki; Ben yeryüzünde bir Halife yaratacağım) ayetinin tefsirinde şöyle dedi:

Bu ayet bir İmam veya bir Halife’nin seçiminde bir kaynaktır. Kelime onunla birleşik geldiği için; o işitilir ve ona itaat edilir. Hilafet Ahkamı onunla tatbik edilir ve buradaki farziyet hakkında Mutezili olan el-Asam dışında, ne imamlar arasında ne de ümmet arasında bir ihtilaf yoktur. [Tefsir-ul Kurtubi, 1/264]

İmam Kurtubi şöyle yine dedi: Hilafet diğer sütunların kendisine dayandığı (asıl) sütundur.

İbn-i Kesir rahimehullah şöyle buyuruyor: Allah tealanın ¨ ayrılığa düşmeyin¨ sözüyle onlara cemaat olmayı emrediyor ve tefrikadan nehyediyor.Ve birçok hadiste tefrikadan nehyediyor.Cemaat olmayı bir araya gelmeyi emridiyor.Ve onlara hatadan korunmayı garintiliyor.Bu konuda ve cemat olup tefrikadan sakınmayı emreden birçok hadis vardır.(ibn-i kesir tefsiri c2 sh 77)

İmam Nevevi de şöyle dedi: Halife seçmenin tüm müslümanlar üzerine farz olduğu konusunda icma (alimlerin ittifakı) vardır. [Şerh-u Sahih Muslim, 12/105]

İmam Nevevi rahimehullah şöyle diyor: Rasulullah (aleyhisselamın) defin işini pazartesinden Salı günü gündüz sonuna veya çarşamba akşamına kadar geciktirmelerinin sebebi beyat işiyle meşgul olmalarıdır.

İmam Nevevi ayrıca Şerh-u Sahih’il Muslim kitabının 12. bölümünde, sayfa 231’de şunu da bildirmektedir: Eğer aynı vakitte birinden sonra diğeri için iki beyat verilirse, birinci biat geçerlidir ve bu kabul edilmeli ve tatbik edilmelidir. Oysa ikinci beyat geçersizdir ve kabul edilmesi haramdır. Bu; alimlerin çoğunun doğru olan görüşüdür. Onlar tek bir vakitte, İslam toprakları ne kadar gelişmiş ve büyümüş olursa olsun, iki Halife tayin etmenin caiz olmadığını benimsemişlerdir.

İmam en-Nevevi, Muğni el-Muhtac kitabının 4.üncü cildinin, 132.inci sayfasında şöyle demektedir: Araları uzak olsa ve dünyanın farklı yerlerinde bulunsalar bile, iki veya daha fazla İmam’a beyat vermek, caiz değildir.

İmam Hattabi dediki: İnsanlara onların işlerini idare edecek, onların içinde Allah u tealanın hükümlerini uygulayacak, onları şerden zulum ve fesad dan menedecek bir imam kesinlikle lazımdır.(mealimussünen).

İmam Gazali de Hilafetin kaybolmasının potansiyel sonuçlarını yazarken, şöyle dedi: Hakimler uzaklaştırılacak, Vilayet hükümsüz kılınacak .. bunların otoritedeki kararları icra edilmeyecek ve bütün insanlar, Haram sınırı üzerinde bulunacaktır. [el-İktisad fil İtikad, 240]

İmam Gazali ise şöyle diyor: Hiçbir akıl sahibi münakaşa etmezki insanlar nesilleri ve üzerinde bulundukları şeylerin ihtilafı arzuların ,görüşlerin zıdlığı ve çeşitliliğinden kaynaklanmaktadır.

İmam İbn Teymiyye ise, şöyle dedi: İnsanlar üzerinde hükmeden makamın (Hilafet görevi) Dinin en büyük farzlarından biri olduğunu bilmek vaciptir. Aslında onsuz Din Müessesesi yoktur. Bu (görüş), el-Fadl İbn İyad, Ahmed bin Hanbel ve diğerleri gibi Selefin görüşüdür. (Siyaseh Şeriyyeh, Liderliğe bağlılığın farziyeti bölümü)

İmam Ebu’l Hasen el-Maverdi de şöyle dedi: İmamet (liderlik) Akdini yapmak, bütün ümmet üzerine, icmaen vaciptir. [el-Ahkamus Sultaniyyeh, 56]

İmam Ahmed ise, şöyle dedi: Müslümanların işlerini yürütecek bir İmam (Halife) olmadığında, fitne meydana gelir.

H.6.ıncı asrın ünlü alimlerinden Ebu Hafs Ömer en-Nesefi ise, şöyle dedi:

Müslümanlar, açık bir şekilde; Hududları (ceza sistemini) yürüten ve hükümleri icra eden, (devlet) sınırlarını savunan, orduları techiz eden, Zekatı toplayan, (devlete karşı) isyan edenleri, casusları ve haydutları cezalandıran, Cumayı ve iki bayramı ikame eden ve (Allah’ın) kulları arasında çıkan ihtilafları çözen, meşru haklar konusunda şahitlerin şahitliğini kabul eden, evlenen gençlere ve ailesi olmayan fakirlere veren ve ganimetleri dağıtan bir İmam’a (Halife’ye) sahip olmalıdırlar.

İmam el-Cuzeyri -ki, kendisi dört büyük mezhebin fıkhında uzmandır- dört imamın görüşlerini dikkate alarak şöyle demektedir: İmamlar (dört mezhebin imamları; Şafii, Hanefi, Maliki ve Hanbeli) -Allah onlara rahmet etsin- İmametin (Hilafetin) bir farz olduğu ve müslümanların Dinin hükümlerini tatbik eden ve zalimlere karşı haklarını veren bir İmam tayin etmelerinin vacip olduğu konusunda ittifak ettiler. [Fıkh’ul Mezahib’ul Erbaa (Dört Mezhebin Fıkhı) 5/416]

İmam el-Heysemi ise, şöyle dedi: Bilinmektedir ki; Sahabeler, Peygamberlik döneminin sona ermesinden sonra, İmam seçmenin vacip olduğu hususunda icma ettiler. Muhakkak ki onlar; Peygamber (s.a.v.)in defnedilmesini terkederek, Halife seçimine yönelmek suretiyle; bu farziyetin, diğer farziyetlerden daha önemli olduğunu gösterdiler. [Savaik’ul Harakah,17]

İmam eş-Şevkani Tefsir-ul Kur’an’il Azim adlı kitabının 2.nci cildinin, 215.inci sayfasında, şöyle yazmıştır: Bilinmesi İslam’dan zarurettir ki; İslam Müslümanların arasının bölünmesini ve topraklarının (birbirinden) ayrılmasını haram kılmıştır.

Şöhretli imam, Hasan el-Maverdi El-Ahkamu’s Sultaniyye kitabının 9.uncu sayfasında, şöyle demektedir: Ümmetin aynı vakitte iki İmam’a (lidere) sahip olması, haramdır.

İmam İbn Hazm el-Muhalla kitabının, 4.üncü cildinin, 360.ıncı sayfasında şöyle demektedir: Dünya üzerinde, bir İmam’dan fazlasının bulunması caiz değildir.

İbn-i Hazım da şöylediyor: Ehli sünnetin, mürcienin, şianın,havaricin tamamı imametin vucubiyeti konusunda ittifak etmiştir.Ve ümmetin üzerine adil, Allah u tealanın hükümlerini ikame eden Muhammed aleyhisselamın kendisiyle gönderildiği şeriatın hükümleriyle yöneten bir imama boyun eğip itaat etmeleri vacibdir.(el fasl fil milel vel ehva vennnihal c 3 shf 72)

Muhammed ibn amr ibn mubarek el himyeri ¨behrak¨ dediki:İmam tayin etmek zararları defetmeyi içerir.Çünkü insanların karşı konulmaz bir idarecileri olduğunda din ve dünya maslahatları düzene girer.

İmam Cüveyni rahimehullah şöyle dedi: İmam tayinindeki maksad bölgenin muhafazası ve islamın ehemmiyet verdiği şeylere ihtimam gösterilmesidir.Çoğunlukla ehemmiyetli işler beklemeye gelmez.Bu konuyu gündemden uzak tutmak telafisi mümkün olmayan hasarlar ,düzeltilmesi mümkün olmayan karmaşık ve kötü olaylar meydana getirir. (ğiyasul ümem sh 68)

Alevi Haber | Alevi Haberleri

New Post has been published on http://www.alevihaber.com/basinda-aleviler/cumhuriyet-alevilerin-karsiliksiz-aski-mi.html

Cumhuriyet Alevilerin Karşılıksız Aşkı mı?

Cumhuriyet Alevilerin Karşılıksız Aşkı mı?

BİRGÜN GAZETESİ YAZI DİZİSİ : CUMHURİYET 85 YAŞINDA

Doğal müttefik mi?

Gündelik kültürde Aleviler Cumhuriyet ve Kemalizmin doğal müttefiki olarak kabul edilirler. Sıradan insanın neden böyle bir yargısı olduğu ve bu yargının kaynağında ne olduğu da karışıktır. Sanki Cumhuriyet’in kurulmasıyla Aleviler ve Alevilik ‘devletin’ baskısından kurtulmuş ya da Aleviler  inançlarını özgürce yaşamaya başlamışlar gibi bir yanılsama yaygındır. Üstelik bu yanılsama Aleviler arasında da geniş kabul görür.

Oysa ne resmi uygulamalar ne de gündelik hayattaki ‘bu ülkenin yüzde 99’u Müslümandır’ mitinin içine gizlenen ‘ama Sünni ve Hanefi ha ona göre!’ söylemi Aleviler ya da Aleviliğin Cumhuriyetle özgürleşmek bir yana Dedelik  ve Cemevi kurumu yasaklanmış ve Cem ritüeli ‘sapkınlık’ üzerinden yeraltına itilerek bir ‘gizli kötülük’ olarak tanımlanmıştır.

Cumhuriyet, tüm kurumları ve maaşlı imamlarıyla, suyu-elektriği bedava camileriyle Sünni Hanefi İslamı yaygınlaştırma ve tek egemen haline getirmeye çalışmıştır.

Dizinin bu bölümünde Ankara Üniversitesi SBF’den Doç. Dr. Ayhan Yalçınkaya Aleviler ve Aleviliğin Cumhuriyet’le ilişkisi ya da ilişkisizliğini eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutmakta.

***

Cumhuriyet Alevilerin Karşılıksız Aşkı mı?
 
Alevilerin trajedisiyle Cumhuriyet’in trajedisi, eğer bu bir trajediyse, üst üste bindi: Yeni bir siyasal bünye gereksinimi.  Cumhuriyet, kendine dönüşenden kendini farklılaştırabilmek adına, Alevilerse Alevi olarak var olabilmek adına….

Türkiye Cumhuriyeti’nin bir Alevilik sorunu vardır. Bunu saptamak kuşkusuz bir hüner gerektirmiyor. En azından, bu ülkede Alevilerin Alevilik sorunu bir yana, sosyalistlerin, milliyetçilerin, İslamcıların, kendine ulusalcı adını yakıştıranların da bir Alevilik sorunu ve dahası tümünün, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Alevilik sorununa ilişkin bir sorunu” varsa, bu saptama, iyi niyetli bir okumanın uç sınırlarında,  giderek orta malı bir saptamaya dönüşme riskini içinde taşır. Başlangıç olarak bu saptamanın, bütün iyi niyetimle Alevi sorununu yapısal olarak kavramaya dönük bir adım olduğunu kabul etmeye elbette hazırım. Bu “hazır oluş” benzer bir ilişkilendirmeyle, Cumhuriyet’in bir Kürt Sorunu olmadığını, Kürt Sorunu’nun 1980 Askeri-Faşist Diktatörlüğü’nün Diyarbakır zindanlarında ‘üretildiğini’ savunurcasına, “Cumhuriyet’in Alevilik sorunu olmadığını, bu sorunun özellikle DP ile birlikte başlayan ve 1980 darbesiyle taçlanan bir sürecin zorlamalarla yaratılmış, zorlamaya dayanmışlığı ölçeğinde ‘yapay’ bir ürünü olduğunu düşünenlerle aramdaki sınır çizgisini oluşturuyor.  Kuşkusuz herkes kendini zindanına layık görür. Ama aynı zamanda sorunun bu biçimde ifade edilişi, sözüm ona yapısal bir saptamayla işe girişenlerin, aynı “yapısallıkla malül”  -bu yapıdan ne anlaşılıyorsa- onun siyasal zihniyet haritasının bir parçası olduğunu gözden kaçırmamak için sağlam bir zemin de sunuyor. Belki sonda söylenecek şeyi başta söylemek en iyisi: Kendisine özsel bir anlam atfetmiyorsak Aleviliğin ve Alevilerin bir “Alevilik” sorunu olması, dümdüz anlamıyla Alevilerin sorunudur. Alevi hareketinin aktörleri, özellikle 1990’lı yıllar boyunca bu sorunu, kendileri dışındaki aktörler nezdinde bir “Alevi sorununa” dönüştürme savaşı yürütmüşlerdir ve hala da bu mücadele devam etmektedir.  Ama eğer hala, diğer tüm aktörler gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin de bir ‘Alevilik sorunu’ndan söz edilebiliyorsa, çok da yol kat edilebilmiş değildir.  Bu anlamda, Aleviliği kendine sorun olarak tanımlayan ve birbirinden son derece farklı stratejilerle bu sorunu çözmeye kalkışanlar, en başta Aleviliğin Alevilerin sorunu olduğunu yadsımakla ve bu doğrultuda kendi önüne çözmek istediği Alevilik sorununu koymakla işe başlamaktadırlar.  Geçen yıl sahnelenen ve bir trajedi olarak başlayıp bir komediye dönüşen, siyasal olarak AKP’nin, ideolojik olarak İslamcılığın süt annesi kimi liberal çevrelerce “devrim” diye selamlanan  “Alevi Açılımı” bunun tipik bir örneğidir.  Ola ki bunda da bir ‘hayır’ vardır; öyle ya,  ‘iman inkarla başlar!’  Ama bunu ‘hayırlı’ olarak kabul etmenin önünde yine de büyük bir engel duruyor; iman edenin inkar ettiğini de inkar etmesi!

TÜRBAN VE ALEVİLER AYNI KEFEDE Mİ?

Sözüm ona Alevilik sorununa yapısal bir giriş yapacağı savıyla söze girenlerin hemen çoğu, Cumhuriyet’in –ne demekse- “katı bir laiklikle” Alevisi Sünnisiyle “cumhur”u “kenara” ittiğinden, çünkü Cumhuriyet’in demokrasi yoksunluğuyla malül olduğundan söz etmeye başlıyor. Buna göre, DP dönemiyle birlikte demokratikleşme yönünde adımlara koşut, siyasetten dışlanarak ötekileştirilen cumhur siyasete girmeye başlamış, giderek merkeze yakınlaşmış ve söz istemiştir. İşte türban talebi gibi Alevilerin talebi de bu yakınlaşmanın sonucuymuş! Türban sorunuyla Alevilik sorununu sözüm ona özgürlükçülük ekseninde koşutlaştıran bu vicdansızlık, bir yandan Alevileri İslamcı idelojilerin ve hegemonya mücadelesi veren Sünni-Hanefi müslümanlığın payandası haline getirmeye çalışırken, diğer yandan en az “katı laiklik” ve hele de “laikçilik” kadar soysuz bir kavramsallaştırmayı, “özgürlükçü laikliği” dayatıyor.

Oysa laiklik tarihsel bir tecürebinin adıysa eğer, kendini biricik evrensel olarak kuran ve dayatan belirli bir dinsel biçimin özgürlüğünü güvence altına almanın adı değil, tam tersine bu evrenselliğin dışında kalanın, kalmak isteyenin, bunu kabul etmeyenin öncelikle hayatta kalma özgürlüğünün güvencesidir. Devlet, tarih sahnesine çıktığından beri yaşam hakkının en büyük tehdit kaynağı o olduğuna göre, laik bir devlet, dinsiz de olsanız, sizin yaşam hakkınızı güvence altına alan bir devlettir. Yani, en açık anlamıyla, dayatıldığı gibi, laiklik din özgürlüğü değil, öncelikle dinsizlik özgürlüğüdür; siyasal bünyenin bir parçası olmak için dinsel aidiyetin dayatılmayacağının güvencesidir. Eğer özgürlükçü laiklik uydurmacasından hareketle, Alevilerin Cumhuriyet’e olan aşkının karşılıksız olduğunu, Cumhuriyet’in zaten öncelikle Alevileri özgürlükten mahkûm ettiğinden bahisle Aleviliğe ders vermeye kalkışan varsa, önce kendi dinini devletten özgürleştirecek olan Alevi taleplerine, Diyanet İşleri Başkanlığı ve zorunlu din derslerinin kaldırılması gibi, hak ve destek vermek zorundadır. Yok, eğer özgürlükçü laiklikten söz edildikte ABD tipi bir laiklik algısı öne sürülüyorsa, aynı şey: Madem ki özgürlük, hele de bireysel özgürlük en önemli erdemdir, öyleyse iktisadileştirilerek özelleştirilecek ve bu alandaki düzenlemelerin nesnesi kılınacakların başında yine Türkiye’deki din örgütlenmesi gelmektedir!

Çoğun Alevi hareketinin kimi aktörlerinin de sandığı gibi, demokrasinin yokluğundan laikliğin yokluğu çıkarılamaz ama laikliğin yokluğundan –uydurulmuş haliyle katılığından değil- demokrasinin olanaksızlığı kolaylıkla çıkarılabilir. Cumhuriyet elbette demokratik değildi ama kesin olarak, ‘kendi halince’ laikti; eğer laikliğin özsel olmadığını, tarihsel gelişme sürecinin içinde farklı evrelerden geçtiğini kabul edeceksek. Cumhuriyetin demokratik olmayışı da artık sokağa düşmüş bir “özgürlük eksikliğiyle” değil, eşitlik eksikliğiyle ifade edilebilir. Buradan bakıldığında sorun ‘hassaten ve münhasıran’ M.Kemal ve kurucu kadroların sorunu değil, burjuvazinin sorunu, burjuva ulus- devlet anlayışına içkin bir sorundur. Cumhuriyet, kendi tanıdığı ve tanımladığı haliyle Sünni-Hanefi müslümanlığı bir yandan yurttaşlığın harç malzemelerinin en önemlisi olarak kullanırken, öbür yandan modern burjuva devlet olmanın “doğal” bir parçası olan homojenleştirme girişiminin önündeki engelleri denetleyebilmek için DİB, İlahiyat Fakülteleri, İmam-Hatipler ve zorunlu din dersleri gibi araçlara da başvurmayı hiç ihmal etmedi. Bu yanıyla kendini yeni bir “evrensellik” olarak inşa etmeye girişen devlet, Hanefi müslümanlığın evrensellik ve biriciklik savını –dinsel olarak değil, siyasal olarak- bastırırken, aynı anda onu kendisine bağımlı kılarak araçsallaştırdı ki buna uygun bir tarihsel kalıta zaten sahipti. Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşme ve nihayet çözülüş süreci içinde modern bir ideoloji olarak biçimlenen ve kendine alan açmaya çalışan İslamcı ideoloji Kurtuluş Savaşı’yla birlikte milliyetçilik karşısında ağır bir yenilgiye uğramıştı ve elbette onu bekleyen yazgı yenilenlerin yazgısı olacaktı.

Ancak, Cumhuriyet, -üzerinde yükseldiği coğrafyanın ‘üretici gücüyle’ koşullu olarak-  modern olmasını istediği yeni bir siyasal topluluk oluştururken, harç olarak kullandığı Hanefiliğin temel ilkelerine, dinsel biriciklik savına, onu var eden temel figürlere, camiye ve imama dokunmadı; denetimi altına alarak –yine sokağa düşmüş bir ifadeyle-  “merkeze” taşıdı. Alevilerin ise kendilerini kuran en temel kurumlarına ve en temel ritüellerine el atıldı. Dedelik ve babalık hukuken yasaklanarak Cem ritüeli fiilen olanaksız kılınmaya girişildi. Yetmezmiş gibi, özellikle kimi bölgelerdeki Aleviler, çeşitli dolayımlarla, neredeyse yığınlar halinde kült merkezlerinden uzağa sürüldüler. Bugün bu coğrafyanın neredeyse her bölgesinde Dersimli bir aileyle karşılaşılması raslantı değildir.

Fakat Alevilerin, en azından Türk Alevilerin yine de Cumhuriyet’e destek verdiğini, onun modernleşme projesine can-ı gönülden sahip çıktığını kabul ediyorsak eğer, (ki bu sav tarihsel olarak yanlış, bilimsel olarak hatalı, ideolojik olarak işlevseldir) bunun en az üç nedeni vardır ve bunun en az ikisi de adları değişse de devlete ilişkindir. İlk neden Alevilerin kendi iç gelişim süreçleriyle ilgilidir. Dedelik ve babalık kurumunun, bu iki dinsel kurumun giderek soysuzlaşması ve bunları ayakta tutanların yerine getirdikleri işlevi bir görevden, bir hakka dönüştürmesidir.  İkincisi, tam da bunu kolaylaştırıcı nedenlerden biri olarak özellikle Osmanlı’nın Yeniçeri kırımından sonra Alevi toplulukları soysuzlaştırmak üzere bol miktarda sahte dedelik şeceresi dağıtması; yani Aleviliğin kendi örgütsel bünyesini tahrip etmeye girişmesidir ki bu tümüyle modern devlete özgü bir girişimdir. Bu bile Osmanlı’nın artık geleneksel bir devlet olmaktan çıktığını, modern refleksler üretebilir hale geldiğini işaretlemek için yeterlidir; ama Aleviliğin bünyesine yönelik bu müdahale yarım kalsa da Aleviler Cumhuriyet’le karşılaştıklarında çoktan bir siyasal bünye olarak çözülmeye başlamışlardı. Bünye çözüldükçe direniş odakları dağılmış ve dolayısıyla ister ‘merkezden’, isterse ‘çevreden’ kaynaklansın geleneksel-tarihsel Sünni-Hanefi düşmanlığının avlanma alanında kalakalmışlardı. İşte tam burada Cumhuriyet “sahaya indi.” Artık avlanacaklarsa yalnızca o avlayabilirdi. Devletin laik olduğunu beyan ediyor, artık dinin siyasal olarak geçerli bir “evrensel” olmayacağını söylüyor ve yurttaşlarıyla ilişkisinde dini referans olarak almayacağını ileri sürüyordu.

Aleviler bir göze muhtaçken, iki göz birden vaad ediliyordu. Ama bu iki gözün yerleştirileceği beden inşa edileceği vaad edilen yeni bir bedendi; Aleviler bunu anlayamasa da. İlgili dönemde Alevilerin modern burjuva bir devletin inşa sürecini doğru okumalarını beklemek hem haksızlık, hem saflık olacaktır. Buradan hareketle Alevilere saldırmaksa en basitinden kötü niyetlilik değilse, Aleviliğe ilişkin bir cehaletten kaynaklanıyor olmalıdır.

NE DEVLETE BEL BAĞLA NE DE…

Cumhuriyet’in “merkeze” taşıdığı Sünni-Hanefilik, tarihsel tecrübesi gereği, yeni konumuna hiç yabancılık çekmedi. En azından Türk sünniliği tarihi boyunca zaten bir devlet ideolojisi olarak biçimlenmişti. Bu yüzden Sünnilik Cumhuriyetin modernleşme projesinin iç gerilimlerini kolaylıkla okudu ve buna ayak uydurdu. Öyle ki Sünniliğin anti-modern görünen tavrı bile moderndi. Yani eğer varsa Hanefiliğin trajedisi, adeta inançları iktidarda, kendisi dışarda olanın trajedisiydi; Aleviler ise fikren, zikren ve bedenen yok hükmünde sayılıp adeta Sünni-Hanefiliğin batıl inançlar koluymuş gibi işlem gördü! Dolayısıyla bu bünye dağıtılmalı, devletin tanıdığı müslümanlık içinde yeniden inşa edilmeliydi. Bu süreç Cumhuriyet’in milliyetçi ideolojiyi perçinlemek için, bir İttihatçı kalıt olan, “öpöz Türkler olarak Aleviler” icadıyla iç içe deneyimlendi ki hala deneyimlenmeye devam ediliyor.  Oysa, tersine cumhuriyetin modernleşme projesine dört elle sarıldığı kabul edilen Alevilerin, Alevi olarak bunu okuma ve yeniden üretme yetisi yoktu; tarih boyunca buna ilişkin bir tecrübeleri olmadığı gibi, olan tecrübe de tersini güçlendiriyordu: “Ne devlete bel bağla, ne varlığa güven gez!” Ayrıca öğretisel düzeyde, Alevilik dediğimiz şey, gizli saklı da olsa, kırıntılarla da olsa, kendini devindirmeye çalışıyordu ama artık Cumhuriyet’in coğrafyasında. İşte böylece Alevilerin Alevilik sorunu başladı. Bu sorun yepyeni bir siyasal bünyenin inşası sorunudur; Alevi aktörler bunu hala ve hâlâ farketmişe benzemeseler de. Sünniliğin ise bünye sorunu hiç olmadı. Buna ilişkin tarihsel bir tecrübesi de hiç olmadı. Onun içine yerleşeceği ağaç hep hazır ve nazırdı.

ORTAK TRAJEDİ

Cumhuriyet burjuva karakteri gereği, dini belirli bir ölçüde baskılayarak açtığı alana, yine araçsallaştırdığı haliyle dini içererek kendisi yerleşmeye çalıştı. Bu alana, yapısı gereği, dinsizliği, farklı dinleri, dinler içindeki heterodoks yaklaşımları, farklı etnileri sokmamaya çalıştı ve paylaşmayı asla düşünmedi. Bu alanı paylaşmadığı gibi, kendi gereksinimleri doğrultusunda, biriciklik savında olan Sünni müslümanlığı farklı müslümanlık, farklı dinlilik ve farklı dinsizlik biçimleriyle baş başa da bırakmadı. Bu belki doğaldı da. Genç cumhuriyetin, kendi özündeki kurtla, etnik ve dinsel kurtla baş edebileceğine güveni tamdı. Ama asıl büyük kurdu, kendisine yakınlığı gereği, ıskalamıştı: Üzerinde yükseldiği coğrafya üretici gücün koşulladığı ölçüde, eşitsizlikçilik kurdunun, dinsel-evrensele dönüşerek bizzat kurmaya çalıştığı yeni bünyenin kendisi haline gelebileceğini ihmal etmişti ve bu oldu. 12 Eylül darbesi tam “civcivin kabuğuna tık” demesiydi. Bu anda Alevilerin trajedisiyle Cumhuriyet’in trajedisi, eğer bu bir trajediyse, üst üste bindi: Yeni bir siyasal bünye gereksinimi.  Cumhuriyet, kendine dönüşenden kendini farklılaştırabilmek adına, Alevilerse Alevi olarak var olabilmek adına. Günümüzde demokrat, özgürlükçü, liberal kesilen İslamcılar tam da bunu doğru okudular ve bu bünyenin inşasına engel olmak için, kendi isterlerine uygun bir Alevilik yaratmak üzere devreye girdiler, yani Alevilik nezdinde, Osmanlı’nın ve Cumhuriyet’in gereğince tamamlayamadığı bir projeye el attılar. Alevi hareketinin aktörleri bunu farketmediği ve buna dönük direnç noktaları inşa edemediği sürece, bir süre daha Türkiye Cumhuriyeti’nin bir Alevilik sorunu olacaktır. Öyle anlaşılıyor ki Kürt sorunundan farklı olarak, Cumhuriyetin Alevilik sorunu Alevi sorununa evriltilemediği ölçüde, Alevilik sorununu çözen Cumhuriyet, zaten Alevi sorununu da çözmüş olacaktır; AKP’nin Kürt sorununu yükselen şövenizmle kol kola girerek “Kürtlük” sorununa dönüştürüp onu da farklı bir evrensellik savıyla aşmaya çalıştığı gibi!

Sonuç olarak her düzeyde, Aleviliği Cumhuriyetle, pozitivist solla, Kemalizm’le hesaplaşmaya çağıranların önce kendi “devletlu ve devletli” konumlarını, imanlılar ise iman ettiklerinin devletin salhanesinden geçmişliğini sorgulamaları beklenir. Devletin ve dinin aynı ‘boşluktan’ köklendiğini, aynı boşluk için kavga verdiğini, aynı boşluğu sahiplenmeye çalıştığını, aynı boşluğa yerleştiğini görmezden gelmeyip, aynı posta iki sultanın sığmamaklığından halkın hükümdarın dininden olmaklığıyla dinlerinin hükümdarın dini olduğunu farketmeleri beklenir. Aksi halde Aleviliği Cumhuriyet’le hesaplaşmaya çağıracakların listesine değil girmek, bilmem kaçıncı yedek listede bile esameleri okunmayacaktır.

DOÇ.DR. Ayhan Yalçınkaya
Ankara Ünversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi

BİRGÜN – 03 Kasım 2008

Yeni Haberler için Halkın Habercisi - Bağımsız Habercilik

Haber Adresi:http://www.halkinhabercisi.com/4-imama-beddua-seansi-sorusturmasi

4 imama ‘beddua seansı’ soruşturması

Kahramanmaraş’ta, beddua seanslarına aracı olduğu iddiasıyla, aralarında Diyanet-Sen Şube başkanının da bulunduğu 4 imam hakkında soruşturma başlatıldı.

Başbakanlık İletişim Merkezi’ne (BİMER) yapılan şikayetler doğrultusunda harekete geçen Diyanet İşleri Başkanlığı, Teftiş Kurulu Başkanlığı başmüfettişlerinden Ertuğrul Karahan’ı Kahramanmaraş’ta görevlendirdi. Kahramanmaraş’a gelen Karahan, hakkında şikayet bulunulan Diyanet-Sen Kahramanmaraş Şube Başkanı da olan imam Ekrem A. ile imamlar Nevzat K., İsa S. ve Nail A.’nın, ‘çeşitli gruplar ile toplantılara katıldıkları ve burada beddua seansları düzenledikleri iddiasıyla’ ifadelerine başvurdu. ‘Devlete sızarak işlevsel paralel yapı meydana getirmek, paralel oluşuma yardım ve yataklık yapmak, beddua seanslarına aracı olmak’ suçlamasıyla ifadesi alınan 4 imamın yanı sıra, şikayette bulunan 15 kişinin de tanık olarak ifadesine başvurduğu bildirildi.

Müftülük yetkilileri ve suçlanan imamlar soruşturmayı doğrularken, içeriğine ilişkin bilgi vermekten kaçındı.

 

Almanca Bilmeyen Imam Istemiyor

Avusturya Dışişleri ve Entegrasyon Bakanı Sebastian Kurz, İslam Yasa Tasarısı ile ilgili olarak, “Almanca bilmeyen imamlar ve Avusturya kültürünü bilmeyen imamları istemiyoruz” dedi. Kurz, Avusturya İslam Cemaati’ne bağlı İslam Din Okulunu’nda yaptığı konuşmada, kendisine sürekli “İslam, Av…

from Gerçek Tarafsız Haber Kaynağı http://www.haberonline.com.tr/23-01-2015/almanca-bilmeyen-imam-istemiyor.html
Kaynak: Haber Detayı

Alevi Haber | Alevi Haberleri

New Post has been published on http://www.alevihaber.com/basinda-aleviler/adanada-13-ogretmen-imam-gorevden-alindi.html

Adana’da 13 Öğretmen İmam Görevden Alındı

Adana’da 13 Öğretmen İmam Görevden Alındı
 
Adana’nın Merkez Seyhan İlçesi’ndeki 13 Okulda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi Vermek Üzere Sözleşmeli Olarak Görevlendirilen Cami İmamlarının Görevine Son Verildi.
 
Büyük Dikili Beldesi İlköğretim Okulu’nda cami imamı Fatih Metin’in din kültürü ve ahlak bilgisi derslerine girmesi ve derslerdeki tutumu ile ilgili iddialar üzerine inceleme başlatan Valilik, bu okul dahil aynı ilçede çoğu il merkezindeki 13 okulda görevlendirilen cami imamlarının derslere girmesi ile ilgili görevlendirme işlemine son verdi. Valiliğin isteği üzerine Seyhan Kaymakamlığı’nın görevlendirmeyi iptal onayı ilgili okul müdürlüklerine gönderildi. 

Vali İlhan Atış DHA muhabirinin konu ile ilgili sorusu üzerine, “Dışarıda ilahiyat mezunları varken, o görevi yapabilirler. Onlar imamken görevlendirilmişler. Düzeltilecek” dedi.

İMAMLAR VE DERSE GİRDİKLERİ OKULLAR

Kent merkezindeki okullarda görevlendirme ile öğretmenlik de yaparken, sözleşmesi iptal edilen cami imamları ve görev yaptıkları okullar şöyle:

  • Vedat Uşak- 24 Kasım İlköğretim Okulu
  • Mehmet Gülen- Mithatpaşa İlköğretim Okulu
  • Mehmet Karabulut- Anafartalar İlköğretim Okulu
  • Kazım Karabekir Akbudak- Anafartalar ilköğretim Okulu
  • Fatih Metin- Büyükdikili İlköğretim Okulu
  • Mehmet Çardakçı- Çağrıbey İlköğretim Okulu
  • Yusuf Akkuş- Çağrıbey İlköğretim Okulu
  • Ali Yalnız- Zeytinli İlköğretim Okulu
  • Mustafa Bayram- Sarıhamzalı İlköğretim Okulu
  • Yakup Var- Yeşilevler İlköğretim Okulu
  • Ali Gençal- Şükran Çobanoğlu İlköğretim Okulu
  • Demir Menteş- Gazipaşa İlköğretim Okulu
  • Ali Dörtgöz- Gökçeler İsmail Kayhan İlköğretim Okulu

Bu arada, Eğitim-Sen, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Hacı Bektaşı Veli Kültür ve Tanıtma Vakfı, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği yöneticileri ile, Seyhan Belediyesi Meclis Üyesi CHP’li Yusuf Budak, 5’inci sınıfı bitiren 19 kız öğrencinin servisle taşınmaması ve köy imamının derse girdiği iddialarının yaşandığı Büyük Dikili Beldesi ile Kuyumcular Köyü’nü bugün ziyaret etti. Çoğunlukla Aleviler’in yaşadığı Kuyumcular’da ailelerle görüşen gruptan Hacı Bektaşı Veli Kültür ve Tanıtma Vakfı Adana Şube Başkanı Kemal Çelik, Alevilere yönelik baskılara son verilmesini ve okullarda zorunlu din dersi uygulamasının kaldırılmasını isteyerek, “Alevilerin kendi inanç ve düşünceleri doğrultusunda yaşama hakkı bulunuyor. Herkes alevilerin bu hakkına saygı göstermeli” diye konuştu.

‘İMAMLARIN ATANMASI BİLİNÇLİ’

Cami imamlarının okullarda din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni olarak atanmasının normal olmadığını savunan Eğitim-Sen Adana Şube Başkanı Güven Boğa ise, imamların okullarda bilinçli olarak atandığını ileri sürdü. Pedogojik eğitim almayan insanların eğitim vermesinin mümkün olmadığını belirten Boğa, öğrencilerin eğitim veren insanları kendilerine örnek aldığını belirterek şunları söyledi:

“Öğrenciler, kendilerine öğretmeni örnek alır. Öğretmeninin okul içindeki davranışlarını örnek alır. Görevlendirme yapılan insanın bir eğitim almış olması gerekir. Bir cami imamının din kültürü ve ahlak bilgisi dersinde öğrencilere sunabileceği şeyler sınırlıdır. Cami imamı ancak kendi dünyasından çocuklara seslenecektir. Bu da normal bir durum değildir. Kırsal bölgelerde, öğretmen bulmakta zorlanılan yerlerde bu görevlendirme zorunlu olabilir. Ama il merkezinde ve kente yakın yerlerde bu tür görevlendirmeleri doğal karşılamıyoruz.”

27 Aralık 2007 DHA – AHA

Yeni Haberler için Halkın Habercisi - Bağımsız Habercilik

Haber Adresi:http://www.halkinhabercisi.com/kral-ugurlaniyor-isimsiz-mezara-gomulecek

Kral uğurlanıyor! İsimsiz mezara gömülecek

Dün 91 yaşında hayatını kaybeden Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdulaziz için ülkenin başkenti Riyad’da cenaze töreni düzenlendi. Törene Cumhurbaşkanı Erdoğan da katıldı.

 

Kral Abdullah Vahabi gelenekleri uyarınca isimsiz bir mezara gömülecek. Vahabi geleneğine uygun olarak Suudi Arabistan’da resmi yas ilan edilmiyor. Suudi bayrağı, üzerindeki kelime-i şehadet yazısı nedeniyle yarıya indirilmiyor.

 

Akşam namazı sonrasında kraliyet ailesinin diğer üyeleri, vahabi imamlar, aşiret liderleri ve önde gelen işadamları, Kral Selman ve Veliaht Prensi Mükrin’e bağlılık yemini edecek.

 

 

 

 

Kadınların Eksik Olması Meselesi

Kadınların Eksik Olması Meselesi

Konu edindiğimiz hadis-i şerif, kadınlarla alâkalı iki meseleyi ihtiva etmektedir. Biz burada rivayetin ikinci kısmında vurgulanan ‘nâkısâtu aklin ve dînin’ ifadesini izaha çalışacağız.

Öncelikle belirtmiş olalım ki hadis imamlarının -hadis kriterleri açısından- senedinde bir problem görmediği bu nebevî beyan, başta Buhârî ve Müslim’in Sahihleri olmak üzere hadis külliyatının tamamına yakınında…

View On WordPress