extrame

Nako kang bata kaaa, kung san san ka pumaparoon -_- Pinaiyak mko sa pag aalala :( Anyws, ayooooos na lahaaat :”) Iloveyouuuu :”) Isang ILY mo laaaang ayooos na lahaaat :”) #ExtraMe :3 #GdMrnght.

Extramücadele’nin Gökyüzünde Tanrı Yok Kuşlar Var’ı Üzerine

XXI, Haziran 2014

Tersten başlayayım önce bir dip nottan bahsederek. Extramücadele’nin sergisinin ismini başlıkta geçirmemin bile ne kadar önemli olduğu hakkında bir not. Sergiyle ilgili çıkmış haberleri ve sosyal medya paylaşımlarını tararken fark ettim ki sanatçı bir tvitinde, adı lazım olmayan bir gazetenin sanatçıyla yaptığı söyleşiyi yayınlarken serginin adını kullanmadığından bahsetmiş. Sanatçı da takipçilerine sergisinin adını tekrar zikretme ihtiyacı duymuş. Sanatsal ifade özgürlükleri bir tarafa, sergiyi gördüğüm günden beri seslendirdiği bir nebze masum, çokça evrensel, biraz Daniel Keyes, biraz Nazım Hikmet bu cümlenin tehlikeli gözükmesi, sanırım toplum olarak hassasiyetlerimizi, sınırlarımızı masaya döktüğümüz, kendimizi sorguladığımız şu dönemde oldukça manidar.

Extramücadele diyince aklıma gelen tebessümle karışık bir şaşkınlık. 2010’da yine Non’da açtığı sergiden hatırladığım, karikatürle özdeşleştirdiğim cesur, direkt söylemler ile heykelin üç boyutluluğunu, bitmişliğini, objeliğini birleştiren işler. Melek Atatürk ya da Rodin Kemalist Olsaydı (2010) bu serginin en ikonik imgelerinden. İkonografiyle bire bir oynayan, melek imgesi ile kamusal alanlarda sık sık görmeye alıştığımız büstlerin görselliğini birleştiren, bir kağıt ağırlığı kadar işlevsel, biblo kadar memnun edici bir heykeldi. Bakan kişinin ideolojisine göre, işin isminin de işaret ettiği gibi, esnek bir tek cümlelik söylem vardı; baktığımız şey kışkırtıcı da olabilirdi, komik de, cezalandırıcı da. İşte yüzeye yakın bu gerginlikler, Extramücadele’nin mizahını güncel sanat çerçevesinde özgün kılıyordu benim için. Mizahıyla siyasetini barıştırması, sahiplenmesi, mücadeleyi dışsallaştıran bir unsurdu.

Extramücadele’nin yeni sergisini gezdiğimde elimdeki basın bültenini tekrar tekrar okuma ihtiyacını hissettim. Bambaşka bir sanatçının bambaşka bir sergisini geziyormuşum izlenimi, beni ferahlattı. Hiç beklemediğim bir şeyi gördüğüm bir sergiyi geziyor olmanın keyfi, işlerin görsel ve malzeme yoğunluğu ile bir keşfe dönüştü. Şakir Gökçebağ objelerini anımsatan minimallikteki bastonlardan oluşan heykelin yanı sıra kendi metal ayakları üzerinde duran, mekanı işgal etmiş olan objeler, duvarlardaki anti-minimal, kaotik desenlerle diyalog içindeydi.

Buluntu olduğunu düşündüğüm portre fotoğraflarından oluşmuş bir heykel, benim için serginin odak noktalarından biriydi. Birbirinden farklı dönemlere ve durumlara aitmiş gibi gözüken vesikalık stüdyo fotoğraflarının yan yanalığı, bir birlikteliğe, ortak söyleme işaret ediyordu. Tek bir siyah-beyaz fotoğraf ne kadar nostaljikse, sırt sırta verilmişcesine sıkıştırılmış vesikalıklar bir o kadar soyutlaşıyordu. Fotoğraftaki her insanın yüzünün incelenemeyecek olması, Extramücadele’nin yarattığı yarı dairenin panoptik olabileceğini düşündürüyor. Kim kimi neden ve ne şekilde izliyordu? Bu tehditkar kurgu, fotoğraflardaki gülen yüzlerle ve objenin küçüklüğüyle birleşince ortaya absürd olduğu kadar kişisel ve kaygan bir sonuç çıkıyordu. İşte tam da bu da basın bülteninde de atıfta bulunan iç mücadele-dış mücadele meselesini anlatıyordu sanki. İzleyicinin çabuk tüketimini engelleyen bu obje, gündelikle fantastiğin arasındaki sınırı eriterek yüzleşmeyi uzatıyordu, esnekleştiriyordu. Bu içselleştirme-anlaşılma süreci de mücadeleyi ideolojilerin, dış etkenlerin, toplu hareketlerin mücadelesi yerine daha bireysel bir seviyeye getiriyor.

Salyangozun çektiği tellerin altında kafeste kalmış kulak ise, Extramücadele ile Intramücadele’nin arasındaki geçiş noktası niteliğinde. Yavaşlık, hareketlilikle hareketsizlik arasında bir yere koyduğumuz salyangozun, yağmur sonrası sokakları kısa süreli de olsa işgal etmesi, metalin sertliği, kalıcılığıyla birleştiğinde sanki günlük gerçekliğimizin kalıcılığı, hafızamızın, hareketlerimizin, jestlerimizin geçiciliği sorgulanıyor. Orantısız büyüklükteki kulağın tek başınalığının getirdiği mizah unsuru, Extramücadele’nin Gökyüzünde Tanrı Yok Kuşlar Var’ındaki şiirsellikle birleştiğinde, serginin künyesi niteliğinde.

Non’un Nuri Ziya Sokak’taki yeni mekanını rahatça, bazen hoyratça bazen severek kullanan bu sergi, sürrealist bir mayın tarlası gibi. Erimiş, birbirine geçen, tanıdık tanımadık objeler, konuşma baloncuklarını anımsatan tel karmaşaları, tehditkar, gizemli, çocuksu, tasvir edici desenleriyle birlikte okunduğunda ortaya bir mücadele sürecinin şifreleri ortaya çıkıyor. Bu şifrelerin tüketilemezliği de sanırım bizi Extramücadele’nin içe dönüşüne ortak yapıyor.