Güzelcin


Koşu koşuver nar gözlüm
Yuvarlak biçimli ayakların
Küheylan kolanı gibi kuşağın
Gürbüz kalçalarının üzerinde
Koştur azaplardan kaçalım
Koruklar üzümlenmiş mi bakalım
Bir söze iki gülüş bir öpücük
İki bedeni birbirine katalım
Ruhsatlım sevdamsın beri gel
Kanın höpürtülü başın dik
O seven yuyan bakışınla 
İçimi yu mermer döşegel
Dorukta yeni ay ince işaret
Geceye bir şey olmaz gayri
Ne kem gözler gizlenir karanlığa
Ne evin sevincinden korkan bulunur
Asmalarda güneş ve çocuklarımız
Çardakta ıslak ve ekşi uyur
Bacın bazlama yağlasın sahan
Mutluyuz tüm dünyaya duyur

Cahit Zarifoğlu

Hayat kısa, ağaçlar büyüyor… 119 yazarlı #YitikÖykü kitabımız bugünden itibaren kitapçılarda. Ağaca dönüşen ilk kitap #YitikOyku. Okuyan herkes fidan ve tohum dikimine destek olacak. Okuyalım, okutalım, paylaşalım, duyuralım. Herkese iyi okumalar. #kitap #edebiyat #yitikulke

YAYINEVİMİZİN YENİ INSTAGRAM ADRESİ: @yitikulkeyayin

anonymous said:

Ere 'çiçeğim' to je asma.

"…senden söz ederken bana bakma
mutluluğun gürültülü olsun, bağır çağır duyur bana ne yapıp edip.”

"Bana her gün her saat mektup yaz,n’olur!  Nerede olursam olayım ,mektuplarının beni bulacak . seni bana ulaştıracak. Cebir kitabımın içini ince mektup kağıtları ile doldur;Hoca çatlasın tahta başında , sen bana mektup yaz , bana duyur kendini,benle ol, benimle ol , yalnızlığımdan ayır beni."

TARIK DURSUN -ONA SEVDİĞİMİ SÖYLE (YAPAYALNIZ)

Işidin zulmü bu! Çocuklar susuzluktan ölüyor, ezidi ve hristiyan kadınlar köle pazarlarında satılıyor, sözde müslümanlıkları uğruna genç yaşlı demeden acımasızca öldürülüyorlar. Kürt oldukları için gözünü kapatma ne olur sen insansın onlarda! Gör, duyur, dua et!

Duyuralım İnşallah!!

Ebu Hureyre (r.a.) şöyle dedi: Resulullah (s.a.v.) buyurdu ki: 

"Allah yolunda savaşmadan ve Allah yolunda savaşmayı arzulayıp bunu konuşmadan ölen kimse, münafıkların bir grubundanmış gibi ölmüş olur."

(Muslim, imâre-158, Ebû Dâvud, cihad-17)

"Kim benim bir hadisimi insanlara yayar ise Allah (cc) onun yüzünü nurladırsın." | Resullullah (sav)

Bu sütü bozuk demiş ki  :”Anayasa Mahkemesi kararına saygı duymuyorum ”

Sen halkına ve devletine saygı duymayan en aşağlık herif olduğunu bizlere defalarca gösterdin zaten ,insanları evlerinden alıp suçunu bile söylemeden hapislerde tutarken,kendi çocuklarınızı üç ayda içerden çekip aldınız ,özel hayata müdahale ediyolar dediniz kendinizin herkesi fişlediği ortaya çıktı ,yıkımları durdurma kararını devletin mahkemesi verdi ,sen temyize verip inşaatlara devam ettin ,temyize gidip zaman kazanırken hukuksuzluk yaptın .

zaten hukuksuzluklarını anlatmaya günlerimizi versek yetmez ya ,neyse …

Ruh hastası bir sapığın anıları değil ,güya insanı insan olduğu için seven bir başbakan’ın ahlâksızlığının kanıtıdır … 

anonymous said:

Sevvalden ayrılınca buraya duyur o zaman mesaj atarım sana numaran bende var

Ayrıldık bu arada yaz istersen merak ettim asdfdfs

Şu kap kara olmuş gecenin ortasında duyur sesini sen. Uykum söz konusu olamaz ki, derdim dört bi yanımı şarmışken.

CHP tarihinde bir ilk gerçekleşmek üzere

CHP Osmangazi Belediye Meclis Üyesi aday adayı olan transseksüel Öykü Özen meclis üyelerinin belirlenmesi için üyelerin katılımı ile gerçekleşen seçimde aldığı oylarla kadınlar arasında ilk 3’te yer aldı.

Kadınlar arasında ilk 3 sırada yer alan Özen, "Bana, cinsel kimliğime sahip çıktığım için, haksızlığa karşı mücadele ettiğim için oy verdiler. Belediye meclisine seçilmem halinde haksızlıkların hiç birine izin vermeyeceğim" dedi.

——————————————————————————————————Not : Beğenmek yerine rebloglarsak daha çok insanın bilgi sahibi olmasını sağlamış oluruz.Teşekkürler …

-> Bizi takip edin : duyur.tumblr.com

Kadına,çocuğa,meczuplara,hayvanlara,kendinden olmayana,ötekine,güçsüze ….Bunların karşısında gövde gösterisi yapanlara karşı durmak asıl şereftir !

Oğlu cinsel olarak yetersiz diye tercihine karışan babaya,sevip birlikte oldu diye kızını döven babaya,farklı düşünüye diye tutuklanana ,güçsüz diye sömürülene el vermek şereftir !

Hiç görmediğin ama dünün,bugünün için çabalayanı,öldürüleni unutmamak,unutturmamak şereftir.

ŞEREF’in manasını başkalaştıranlardan almak en büyük farzdır.

Kavgamız ogüne kadar sürecek .

——————————————————————————————————Not : Beğenmek yerine rebloglarsak daha çok insanın bilgi sahibi olmasını sağlamış oluruz.Teşekkürler …

-> Bizi takip edin : duyur.tumblr.com

Türkiye Ve KADIN 

Nasıl da eğreti duruyor yan yana bu iki kelime. Yakışmıyorlar sanki birbirlerine. Biri diğerine hep eksik, diğeri ötekine hep fazla. Bir varoluş savaşı, zorlu bir mücadele geliyor hemen akıllara.  Baskı, haksızlık, şiddet, eşitsizlik, çaresizlik kavramları doğuyor hemen zihinlerde.

Dünya’nın her yerinde zordur oysa kadın olmak. Bu su götürmez bir gerçek. Ancak Dünya tarihinde kadının yerini ve mücadelesini anlatmak, kadını evrensel boyutta, yani bir insan olarak ele almak değil ne yazık ki derdim. Keşke olsa; ama Türkiye’de kadın olmak bu evrensel boyutun bir adım gerisinde, kültürel bir boyutta sınırlı kalmakta hala. Çünkü bu coğrafyaya kadın doğduğun zaman, insan olarak kimliğini savunmadan önce, kadın olarak kimliğini benimsemek ve savunmak zorundasın hep. Neden?

Nedenlerini sayfalarca yazabilirim. Hepsini de ezberledik artık. Hepsi de kabaca şu cümlede özetlenebilir aslında: “Türkiye, İslami kültürün hâkim olduğu bir coğrafyada yer alan, ataerkil düzene sahip ve muhafazakâr bir hükümet ile yönetilen bir ülkedir; bu nedenle ülkede kadına bakış açısı farklıdır ve kadın hakları kısıtlıdır.” Diyorum ya, ezberledik bu nedenleri artık. Bunların arkasına sığınarak ve bu nedenleri suçlayarak varabileceğimiz bir nokta var mı? Ya da bir çözüm? Başkalarına yöneltilen parmaklarla işin içinden sıyrılmak çok kolaydır her zaman; ama ezber bozmaz.

Toplumdaki ezberi bozmak için, önce kendimizdeki ezberleri bozmamız gerek. Ezber bozması gerekenler olarak kimiz biz? Türkiye’de kadın erkek eşitliğini önemseyen ve bu konuda adım atmaya çalışan, kadın özgürlüğünü savunan insanlarız. Gerçekten öyle miyiz peki?

Mesela kadını o yargıladığımız zihinler gibi, cinsel bir obje olarak görmediğimize emin miyiz? Erkek ya da kadın olmamız fark etmiyor; çünkü bunu aslında hepimiz yapıyoruz. Kadının bedenini taşıma biçimini hep yargılıyoruz. Sarışın bir kadın “kaşar”, kısa etek giymiş bir kadın “aranıyor”, dekolte giymiş bir kadın “ilgi arzuluyor” evet bunları ezberledik. Peki ya yeşil saçlı bir kadın? Kesin “ergen”. Eşofmanla gece dışarı çıkmış bir kadın? O da “varoş”. Yaz günü kapalı bluz giymiş kadın? Ya “muhafazakar” ya da “memelerine güvenmiyor”. Kadının saçıyla, başıyla, giydiği kıyafet ile onu mimlemek o kadar kolay ki. Onun kendini taşıma biçiminde söz hakkı sahibi olmak ve ona müdahale cüretinde bulunmak o kadar alışılagelmiş bir davranış biçimi ki.  Kadının saçını bile tahrik öğesi olarak gören ve kapatmasını emreden bir dini eleştirebiliyor; ancak yine saçının rengine söz söyleme hakkını gören kendimizi eleştiremiyoruz.

Gelelim kadının sosyal ilişkilerine ve hayatına. Zaten oldukça haremlik-selamlık algısıyla ilerleyen bir sosyal hayat düzenimiz var. Kaçımız sevgilisinin/eşinin yakın erkek/kız arkadaşını kabullenebildi? Kesin aralarında bir şeyler oluyordur diyerek şüphelenmedi? Kaçımızın arasında hiçbir cinsel gerilim olmadığı, hatta aynı yatakta beraber arkadaşça uyuyabileceği samimiyette karşı cinsten bir dostu var? Peki ya gece hayatı? Düzenli olarak gece dışarı çıkmaktan, içki/sigara içmekten, dans etmekten hoşlanan bir kadını kaç erkek taşıyabilir? Kaç kişi onu “arandığı” için bu sosyal hayat tarzını seçmekle yaftalamaz? Kaç kadın böyle bir kadınla yakın dostluğu kendi itibarına leke olarak görmez? Ya da kaç kadın, böyle bir kadını kendi sevgilisine bir tehlike olarak görmez? Diyelim ki tüm bunları yapmıyoruz, peki ya sanatla çok ilgili bir kadın? Kesin “entel”. Futbol seven, maçlara giden bir kadın? O da “özenti”. Siyaset ile ilgilenen ve bu ilgi alanında sosyal çevre kuran bir kadın? Ya “solcu”, ya “komünist” ya da “çirkin olduğu için bunu yapıyor”. İlgi alanlarını sığ, zekâsını düşük bulduğumuz bir kadın? O da “kezban”. Kadının sosyal hayat tercihleri ile toplumu memnun etmesi neredeyse imkânsız. Kadının yerini evi, konumunu eş/anne olarak gören muhafazakâr yapıyı eleştirebiliyor; ancak yine de sosyal hayat tercihlerini yargılayabilen kendimizi eleştiremiyoruz.

Peki ya iş hayatı? Olabilir mi? Olmalı mı? Büyük firmalardan kaçının yönetici kadrosunda kadın var? Yönetici olan kaç kadını “patronunun altına yattı da yükseldi” algısıyla görmüyoruz? Genelevde bedenini kullanarak para kazanan kadını kabullenemiyoruz; ama bedenini kullanarak statü kazanan, şöhret oolan kadınlara hayranlık duyabiliyoruz. Aynen şov dünyasının içindeki ünlü travestilere gösterdiğimiz yapmacık saygıyı, hiçbir işe kabul olmadığı için otoban kenarında çalışmak zorunda kalan travestilere gösteremediğimiz gibi. Bırak işe alınmadan önce kadının evli olup olmadığını sorulmasının yasak olmasını, “ciddi bir ilişkin var mı” diye sorabilen patronlara ne demeli? Hangimiz o patronlara “sen bana bunu soramazsın” deme cesaretini gösterebiliyoruz? Ya da hangimiz eleman alırken “ama bu kadın yeni evli, yakında doğurur, benden iş gücü çalar” diyerek başka bir adayı iş için değerlendirmiyoruz? Çocukları için kariyerlerinden ya da eğitimlerinden vazgeçmemiş kaç kadın var? Çocuğunu bakıcıya emanet ettiği ve yeterince ilgi göstermediği için hem anne olup hem çalışan bir kadını mı suçlarız; yoksa hem baba olup hem çalışan bir erkeği mi?

Kadının aile hayatındaki yerine ne demeli? Evlendikten sonra sosyal hayatından feragat etmeyen kaç tane kadın var? Çocuk doğurduktan sonra, çocuğunun üzerine titrerken, eşinden uzaklaşmayan kaç tane kadın var? “Aman o erkek, o beceremez” algısıyla çocuğun bakımını tamamen üstlenip, anne-çocuk mahremiyetinde kendini kaybedip, karı-koca mahremiyetini unutmayan kaç kadın var? Ya da sokaklarda çocuğu kucağında gezen, o çocuğa bakabilen, yedirip, içirip, temizleyip, oynayabilen ve tüm bunları yanında çocuğunun annesi olmadan uzunca süre yapabilen babalar var mı? İki kişinin beraber aldığı bir kararla dünyaya getirilen bir canlının bakım sorumluluğu neden sadece annede? Çünkü anne bunu üstleniyor ve babanın da bu durum işine geliyor.

Kadının cinsel hayatına da bakalım mı? Var mı ki? Türkiye’de birkaç kişiden fazla erkekle cinsel yaşamı deneyimleyebilmiş, cinsel hayatını aktif bir şekilde ve kendi tercihleri doğrultusunda yaşabilmiş kaç tane kadın var? Varsa bunlardan kaç tanesi, “evet ben bekârım, birçok erkekle cinsel birlikteliğim oldu ve bundan utanmıyorum” diyerek öne çıkabilir? Bu kadın öne çıktığı zaman kaçımız onu destekleyebiliriz? Kaçımız ona “yollu” demeyiz? Kaçımız onunla birlikte olma cesaretini gösterebilen bir erkeğe “gavat” sıfatını koymayız? Kaç kadın “sevgilim sen ikincimsin” yalanını söylemedi? Kaç adam cinsellikten zevk alan bir kadınla beraberken o kadının önceki cinsel yaşantısını sorgulamadı? Performans kaygısı yaşamadı? Kaç kadın cinsel hayatını özgürce yaşadığını bildiği kadını, sevgilisinden uzaklaştırmak için “yalnız o kız çok o..pudur” demedi?

Sosyal medyanın her mecrasında, yakın çevremin neredeyse hepsinde gözlemlediğim bir algı var, o da cinsel birlikteliğin, erkeğin kadını kullanması olarak algılanması. Bir kadın, bir erkekle cinsel birliktelik yaşıyorsa bundan zevk alır, doğası budur. Kendi zevk aldığı bir faaliyeti, kendini değersiz hissetmesine sebep olan bir faaliyete dönüştürmenin suçu kimdedir? Hem kadında, hem de erkekte. Erkek beraber olduğu kadına “kullandım attım” gözüyle baktıkça, kadın yaşadığı birliktelikten “kullanıldım atıldım” utancını yaşadıkça, bu utancı yaşamamak adına kendini ağırdan satmaya çalıştıkça, kendini ağırdan satan kadının değerli, “vermeyen” kadının kıymetli, kendi zevkine bakan kadının, “nefsine yenik düşen” kadının “ucuz” sayıldığı bir algıda kademe kaydetmemiz imkânsız adeta.

Karanlık bir kısır döngü var kadın algımızda. Kadın toplumdaki yerini konumlandırırken, normlar karşısında kendini aciz, yetersiz ve bir alt sınıfta görmeye devam ettikçe, erkek de bunu böyle görmeye devam ediyor. Türkiye’de erkeğin kadına uyguladığı baskının çok daha fazlasını kadın, kadına uyguluyor aslında. Özgür, kendi ayakları üzerinde durabilen, bağımsız bir kadın sadece erkekleri rahatsız etmiyor. Ya özgür olmaya cesaret edemediklerinden ya da rakip olarak gördüklerinden o kadınlardan rahatsızlık duyan, duymak bir yana rahatsızlıklarını acımasız eleştirilerle dile getiren çok fazla kadın var. O bağımsız kadınları bin bir sıfatla etiketleyerek, kendine statü kazandırdığına inanıyor çünkü. “Ben daha edepli ve ahlaklı olduğum için değerliyim, o kadın ise özgür iradesiyle hareket edip topluma ters düştüğü için değersiz.” Kadının, kadına biçtiği değerin düşmesi de bizi bu kısır döngünün içine atıyor işte. Çünkü ne yazık ki bazı kadınlar, kadının kendini dilediğince taşıyabilmesini eleştirmeye devam ettikçe, bazı adamların baskıları da meşrulaşmaya devam edecek.

İşte tüm bu sebeplerden ötürü, iş yine başa düşüyor, kadınların başına. Simone de Beauvoir’ın çok güzel bir sözü vardır: “Sadece erkek değildir kadını ezen. Kadın kendi hayatından sorumlu olmaktan vazgeçerek kendi kendini de eziyor.”  Kadın ezilmek istemiyorsa, kendi hayatından sorumlu olmayı, sesini çıkarmayı ve başka kadınları özgür tercihlerinden dolayı aşağılamamayı öğrenmek zorunda. Türkiye’de birçok olgu gibi, Feminizm de çok yanlış anlaşılıyor. “Erkekler kötü, yaşasın kadınlar” algısıyla feminizm yapılmaz, tam tersine cinsel ayrımcılık yapılır, uçurum daha da açılır. Feminizm politik, ekonomik ve sosyal kadın haklarını tanımlamak, kurmak ve savunmak adına gerçekleştirilen tüm eylemler ve ideolojilerdir. Türkiye’de yaşayan tüm kadınların da feminizmi öğrenmesi, benimsemesi; hayata bakış biçimini, toplumdaki konumunu, davranışlarını ve tercihlerini feminizmin ışığında şekillendirmesi gerekiyor. Çünkü inanıyorum ki kadının en doğal yetisi doğurmaksa eğer, kadın dilerse bir başkasına, hatta dilerse kendine bile yeniden yaşam verebilir.

Yazımda hiç bahsetmediğim; ancak aslında Türkiye’de bir kadının varoluş koşullarını en çok zorlaştıran şey ise şiddet, taciz ve tecavüz. Bu korkunç üçlüden sayfalarca bahsetsem, yine de yazacaklarım yetersiz kalır. Fakat biliyorum ki kadının varoluşunu algılama şeklimizi değiştirmeden, bu üçlüyü yenmemiz de olası değil.

Toplumu oluşturan insandır. Toplumu değiştiren de yine insan. İnsanı değiştiren ise kendisinden başkası değildir. O suçlayıcı ve nefret dolu parmakları kendine çevirmeden, özeleştiri yapamadan da değişemez insan. Bu nedenle, yaşadığı toplumda kadının konumlandırılma şeklinden rahatsız olan da önce kendine bakmalı. Tüm önyargılarına, alışkanlıklarına, algılama şekline ayna tutup, tüm karanlık yanlarını masaya yatırmalı. Değişim tek bir insanla başlar, onun bilinciyle tüm topluma yayılır. Bu nedenle Türkiye’de kadının özgürlüğü için mücadele eden bir tek siz bile olsanız, bu mücadeleden vazgeçmemelisiniz. Askerlikten muaf olduğu gerekçesiyle hakemlik mesleğinden alınan, eşcinsel hakem Halil İbrahim Dinçdağ’ın bir sözüyle bitirmek istiyorum: “Mücadelenizde tek de olsanız vazgeçmeyin; çünkü bir çiçekle bahar gelmez ama her bahar bir çiçekle başlar.”

——————————————————————————————————Not : Beğenmek yerine rebloglarsak daha çok insanın bilgi sahibi olmasını sağlamış oluruz.Teşekkürler …

-> Bizi takip edin : duyur.tumblr.com

Taksim Dayanışması karşı dava açıyor

Haziran Direnişi sırasında mağdur olan vatandaşlara mağduriyetlerini bildirme çağrısı yapan Taksim Dayanışması dava açmaya hazırlanıyor. 12-13 Nisan tarihleri arasında mağdurlarla görüşecek olan avukatlar rapor hazırlayacak. Hazırlanan rapor açılacak karşı davada kullanılacak.

AYAKTA KAL ! 

3

Yatağan işçisine saldıran polise son uyarımız ; HALKIN POLİSİ OL ! yada köpek ol iki gün sonra senide diğerleri gibi içeri tıksınlar .

Muğla’da termik santral ve kömür ocaklarının özelleştirilmesine karşı çıkan Yatağan işçileri Ankara Kurtuluş Parkında nöbet tutacak.

Muğla’da termik santral ve kömür ocaklarının özelleştirilmesine karşı çıkan Yatağan işçileri Ankara Kurtuluş Parkında nöbet tutacak.

Maden-İş Yatağan Şube Başkanı Süleyman Girgin, ANKA’ya yaptığı açıklamada, Özelleştirme İdaresine gidip teklif verenlerle ilgili bilgi almak istediklerini, fakat polis müdahalesi ile karşı karşıya kaldıklarını söyledi. Temsili heyet ile Özelleştirme İdare yetkilileri ile görüştüklerini belirten Girgin, "Komisyonunun değerlendirme yapacağını, teklif verenler hakkında bilgi sahibi olmadıklarını bize söylediler. 2 hafta içerisinde, komisyon teklif veren firmaların tekliflerini değerlendirip süreci açıklayacaklarını bize ilettiler. Bizde işçi arkadaşlarımızla bu süreç açıklanıncaya kadar Ankara’da Kurtuluş Parkında ortalama 50 kişilik bir grup ile sabah 8 akşam 5 nöbet tutacağız. Bu süreç bitinceye kadar" dedi.

Girgin, "Komisyon bizim taleplerimizi de dikkate alarak, bu ihalenin iptali yönünde bir karar vermez ise, ihale tarihi günü Yatağan’dan ve Milas’tan bütün işçi arkadaşlarla Ankara’ya geleceğiz" diye konuştu.

Bilgi alma haklarının bile biber gazı ve polis copuyla engellendiğini vurgulayan Girgin, “Bu olay gösteriyor ki, AK parti iktidarı Yatağan ve Milas işçisinden ne kadar çekindiğini ve ne kadar köşeye sıkıştığını bütün Türkiye bir kez daha duydu. Ama bu tarz müdahalelere bizim mücadelemizi büyütüyor ve direncimizi arttırıyor” dedi.

Text
Photo
Quote
Link
Chat
Audio
Video