Akla ilk gelen soru şu oluyor.

"Yok artık pelikan pelikanı yer mi hiç…"

Tabi bu şekilde ancak bir insan bakabilir.

Bence işin aslı pelikan o keseli gagasından diğer pelikanı besliyor.

Bu da insanın hep göz ardı ettiği naif bakış açısı…

Aklımız ilk önce çapanoğluna çalışır ya…

Bunca kirlendikten sonra tertemiz olmamızı kim bekleyebilir ki?

Yaratıcılık ve geçim derdi

Estetik güdüsünün ilk oluşumu: İnsanın, zevkleri için harcayabileceği; fazlalaştırdığı, “üretim" ile olmuştur. Ailesini besleyecek orandan fazlasını üreten insan, bu fazlalığı, başka ihtiyaçlarına cevap verebilenlerle takas etmiştir. Bunlar da, genellikle yaratıcılık isteyen ürünler ile olmuştur.


İnsan, ihtiyaç fazlası üretim yaparak; önce yaşam alanını süslemiştir (Giysiler, takılar, tapınaklar, tapınak içlerine kutsal resimler ve heykeller üretip, tasarlamışlar. Dinsel anlayışlar değiştikçe de, üretimdeki algı da değişmiş ve çeşitlenmiştir.)… 


SİKKE
Sikke: Üzerinde, onu yaratan, devletin koyduğu birtakım resimlerin ve yazıların basılı olduğu, metal bir paradır. Devlet, bu parayı basar ve sonra geri almayı taahhüt eder, ki bu taahhüt; bir anlamda, “itibar" ve "güven" ile ilişkilidir.


Sikke, bağımsızlık göstergesi olarak kabul edilmiştir tarih boyunca. Osmanlılarda hutbe okutmak, sikke bastırmak; bir nevi güç gösterisiydi. Egemen güç, Büyük İskender de olsa, Roma İmparatorluğu da olsa; Anadolu’ daki kent devletleri ve krallıklar da olsa, yine sikke bastırmıştır…

ARZ - PİYASA (YARATICILIK - GEÇİNMEK )
Endüstri devrimi sonrasında, burjuva sınıfının doğması; “üretim – tüketim” temelinde olan piyasa mekanizmasında “arz – talep” doğrusallığını temellendirmiştir. Bu kurgu, mülkiyet’ in tarihçesini sunar.


Hiçbir yaratıcılık, ne zamanın ötesindendir; ne de bağımsız… Koşullara bağlı bir faydacılık barındırır bünyesinde. Yaratıcılığın kaynağından biri olarak “sanat” ı değerlendirdiğimizde:


Sanatın (yaratıcılığın) hamisi gibi gözükerek, kendi reklamlarını yapan Phillip Morris gibi şirketler, insan hakları’ na ve insan sağlığına aykırı faaliyetleri tescillense de; Picasso' nun sergisine destek verebilmekte, birçok spor faaliyetlerine sponsor olabilmektedir.


(Sergiyi destekleyen şirkete kızanların yarattığı bir simge: Sigara içen kovboy)


FUZULİ
Gerçek adı Mehmed Süleyman olan Fuzuli, şiirlerinde bu takma adı kullanmıştır. Kerbela doğumlu olan şair, “işe yaramayan” - “gereksiz (gerekmez)” gibi anlamlara gelen “Fuzuli” sözcüğünü kimsenin beğenmeyeceğini düşündüğünden kullandığı ileri sürülmüştür.


Fuzuli’ nin tüm yaratıcı gücü, insanla ilgili düşüncelerini ifade ettiği şiirlerindedir.

Selam verdim,
rüşvet değildir, diye almadılar
(“Şikayetname” eserinden)

Devrin Osmanlı Padişahı Kanuni, divan Edebiyatı’ nın halk şairi Fuzuli’ ye, maaş bağlanmasını buyurur. Bir süre sonra, bağlanan maaşta aksamalar olunca, Fuzuli İstanbul’ a gelir ve Kanuni ile görüşmek ister. Saraydan içeri alınmaz (Saraya alınmadığı için, Şikayetname’ yi yazar)…


SONUÇ
İnsanoğlunu üretime ve yaratıcılığa zorlayan para, bir takas aracıdır: “Emek verilmiştir, para alınır; para verilmiştir, yemek alınır…

Merkez Bankası imzası olan, arkasında bir devlet gücününün olduğunu imgeleyen para; aslında sahip olunduğu sanılan ama aslında bağımlılık nesnesidir. Para virüslü bir hücre gibidir, cebe girdikten sonra çoğalmak ister… Sonuçta bir kısır döngüdür…


Para, insanların yaratıcılığını ortaya çıkarıp, mutlu edecek unsurlara ulaşması için bir araç olduğunu düşünürken, hayattaki amaç haline gelebilir…


Size insanların karakterlerini tanıyabilmek için bir ipucu vereyim:
Parayı lanetleyen insan, onu yüz kızartıcı bir yoldan kazanmıştır.
Paraya saygı duyan insan ise onu hakkederek kazanmıştır.
Paranın şeytan işi olduğunu söyleyen insanlardan mümkün olduğunca hızla ve uzağa kaçın! 

Bu cümle, yaklaşmakta olan bir cüzamlının çaldığı çan gibi, size doğru gelen bir yağmacının habercisidir… ” (Ayn Rand)


Para bir kurgudur (meta). İnsanın yaratıcı enerjisinin materyalize (maddeye dönüşmüş) halidir.


Altın mı? sarı, pırıl pırıl, değerli para ha? hayır tanrılar, tembel bir sofu değilim ben!… Siyahı beyaza, pisliği temize, yanlışı doğruya, soysuzu soyluya, yaşlıyı gence, korkağı yiğide…
Çünkü bu sarı, köle bağlayan ve çözendir! Kocamış dulu, yeni gelin eden; yarası mikrop kapmış hastayı, ilkbahara inandıran.
Defol, insanlığın orta malı orospusu" (Shakespeare)


Sessizlikten yaratmışsa evreni, yaradan; seslerden sessizlik yaratmaktır yaratıcılık" demiştir Can Yücel. Bir ironiyi belirginleştirmiştir.


Yaratıcılık, iki bilinen arasındaki ilişkiyi işaret eder.

"Bu yolda sırça köşk yükseldikçe yükselmiş, kat üstüne kat binmiş. İçi oldukça dolmuş, sırça köşke girmenin kolayını bulan oradan çıkmak istemez, bunun tersine dışarıda kalanlar yolunu bulup içerde bir yer kapmaya uğraşırmış. Ama sırça köşkte oturanlarla onlara hizmet edenleri beslemek de halkın belini pek bükmüş.. Onların böyle homurdandığını , artık verecek bir şeyleri kalmadığı için korkacak bir şeyleri de olmadığını fark eden bizim ahbapların elebaşısı sırça köşkün balkonuna çıkmış, sesini tatlılaştırıp onlara demiş ki :‘Ey millet, birçok şeyler verdiniz, büyük sıkıntılara katlandınız, ama dostun düşmanın hayran olduğu bir sırça köşk elde ettiniz.. Onun azameti , parlaklığı yanında üç beş çuval ekin , dört baş davar nedir ki ?.. Biz sizin şanınız, şerefiniz için çalışıyoruz, sizin iyiliğinizden başka bir şey düşünmüyoruz.."

kediyi haneye tecavüzden öldürsem suc islemis olur muyum :ı
normalde evde kedi beslemek için can atarım.
ama bu şeytan gibi lan.
en az 7 kere dışarı attım yine girdi.
hırlıyor birde sanki ev onun o beni istemiyor.

Artık yeşilin bittiği yerde maviye bulanıyor manzaram. Penceremde bir sineklik var. Bana kalsa kaldırır atarım ama oda arkadaşım bu konuda ne düşünür bilemediğim için dokunmuyorum. Sitenin en sonunda, bağımsız bir dünyam var şimdilik. Bir iki haftaya kadar bu iki göz yeri paylaşacağım arkadaşım gelecek. Sabırsızlanmıyorum onunla tanışmak için. Hatta biraz daha geç gelsin istiyorum.

Sitenin girişinden itibaren kedi ve köpeklerin kusursuz dostluklarını kare kare izleyebiliyorsunuz. Bazıları biraz doyumsuz olduğu için beslemek isterken bir taraflarınızı kaptırmanız da muhtemel tabii. Hatta tam da şu anda bir kadının çığlıklarına karışmış havlama sesi duyuyorum. Sanırım bir yerlerinde iz bıraktı küçük canavar. Blokların isimleri de oldukça şirin. Mesela benim bloğumun ismi kiraz. Bir sürü çiçek böcek bloklarının yanına biraz da tat verelim demişler demek ki. Pek kimse yok buralarda. Geceleri ses çıkaran yalnızca cırcır böcekleri.

Kanı sıcak, diyalog meraklısı biri olmadım hiçbir zaman. Çevrem mi buna müsaade etmedi yoksa yaradılıştan mıdır bilmem. İnsanları ne çok severim ne de az. Söyleyecek şeylerim her zaman vardır ama söyleyeceğim şeyin zamanı da her zaman vardır. Geldiğimden beri blok yöneticim dışında kimseyle muhatap olmadım. Bu iyi bir şey mi? Hayır. Ama kötü de değil sanırım. Fiziken bana benzediğini düşündüğüm yöneticimle iyi anlaşacağız sanırım. 

Gündüzlerimi çocukken Sercan’ın beni kolumdan tutup sürüklediği kuytu köşeleri ziyaret ederek geçiriyorum. Vefatından sonra annesini ilk kez Sercan’ın odasını temizlerken gördüm bu sabah. Anlamsız bir örtü indirmişti yüzüne. Ne hissettiğini kestirmem imkansızdı. Her şeye rağmen o sokağın bana iyi geldiğini biliyorum. Pek hayal kuran bir insan değilim. Ama bir gün o sokakta bir daireye evim demeyi çok isterim. 

Fazla hareket eden biri değilim. Birkaç gündür eşya taşımaktan, merdiven inip çıkmaktan her bir yanım tutulmuş hatta kaskatı olmuş vaziyette. E bünye alışık değil tabii ama bu alışamayacak olduğu anlamına da gelmiyor. 

Ortaokuldan pek samimi olmadığım bir arkadaşımla aynı fakültedeymişiz. Hatta bu yıl muhtemelen ortak derslerimiz olacak. Belki de daha fazlası. Çocukla pek muhabbetim yoktu fakat iyi biri olduğunu biliyorum. Muhabbetimizin olmayışı benim soğukluğumdandı. Zaten o da ben de milyon kere değişmişiz o zamanlardan bu zamana. Geçen gün okulda beni görüp tanımış ama öyle lönk diye de yanıma gelmek istememiş. Ben de aynı şekilde tanıyıp tanımamazlıktan gelmiştim şimdi ne yalan söyleyeyim. Neyse işte. Pazartesi sabahı beni okul için uyandırmak konusunda oldukça istekliydi. Sanırım en azından bir süre onunla gidip geleceğim. Benim aksime her şeyi düzenli tertipli, saat 11 olduğunda elinde ne varsa bırakıp uykuya koşan, sabah en geç 10da uykuya doymuş biri olarak uyanan bir beymiş kendisi. Aman ne güzel. Keşke küfür etseydin bünyeme biraz daha. Belki biraz bana da düzen bulaşır, ona benzeyip sistematik bir şekilde çalışır bünyem ümidiyle birlikte gidip gelmek konusunda olumlu cevap verdim. 

Akşamları yemek yemek istemiyor canım, karnım guruldayınca iki bisküvi yuvarlıyorum. İki liraya aldığım küçük su ısıtıcımla yeşil çay yapıp içiyorum. Halam kısır yapmış, bir kaba koyup bana yollamış. Çok mutlu oldum ama canım yemek istemedi henüz. Elbet yerim bir ara. Bu arada su gorili oldum çıktım. Bir arkadaşım su kurbağası da diyor hem çok su içtiğimden hem de her sabah üşenmeden duş alıyor oluşumdan ötürü. 

Hepsini geçtim, iyi ki buradayım. Şu saatten sonra tek bir isteğim olabilir. Allah pişman etmesin. 

İnsanlardan nefret ediyorum

Tüm insanlardan.Bir annem,babam kardeşlerimden edemedim.Diğer tüm insanlığı taşla ezmek istiyorum,ufacık merhameti hakketmediğimiz gibi haketmiyor,yüzlerine baksam tiksinmekten korkucak olma ihtimalimden utanıyorum.Herşey okadar acınası.Umutsuzluğu,yıkılmışlığı,yoksaymaları ve insafsızlıklarıyla bir köşede ölmücekler.Büyücekler ve iyi olucaklar,ne yazık.

Nefret ediyorum ve bu nefret duygusunu yaşattıkları için büyüyen bir kuyu içindeyim.Çıkıcam tabiki,elbet geçer herşey.Ya sonra..

Ne farkederki bir insan yada binlercesi,kaybolmuş olmalarının ne önemi var.Nasılsa harcanmak ve harcamak kolay.

Hiç bir şey gelmez elden,kendimden utanıyorum hala onlar için umut beslemek,berbat.

İnsanlıktan,kendimden utanıyorum.

Ama ne fark ederki zaten herşey geçicek.

Bulantı

Sabah okula gittiğimde kimsenin aptal konuşmalarına dahil olmak istemedim. Herkes bir sorunum olduğunu düşünüyordu fakat son istediğim şey sessizliğimle dikkat çekmekti. Son derslere doğru onlar gibi davranmak için kendimi zorlarken 64 kaloriyle ayakta duruyordum. Öğle arasında duyduğum o öfkeyle okuldan bilmediğim sokaklara doğru son hızla koştum. Ardından yanımdan beni takip eden arabadaki adamın arabaya çağırması üzerine ara sokaklara daldım. Geçen akşam yemeğinde annemler yediğimi sanarken önümdeki peçeteye sardığım köfteleri almıştım yanıma. Niyetim onları verebilecek bir köpek bulmaktı. Nihayetinde bir prensesi uykusundan uyandırıp yedirdim. Benim yemem gerekenlerle bir hayvanı beslemek çok daha eğlenceliydi. O kalorili şeylerin hepsi doğru bir mideye gidiyordu benimki gibi acımasız davranılan bir tanesine değil. Ardından okula döndüm. Bugün yemeklerin içinde geçen iğrenç bir gündü. Önce karşı sınıfın aptal yemek günü ardından bizimkilerin cips sosu yüzünden her yer  yemek kokuyordu. Tüm bunların arasında acıktığımı hissediyor ve arada kantine inip yemeklere bakıyor ama kendimi durdurmayı başarıyordum. Sonunda akşam yemeğinde bir şey yedim ve zaten çok az kalori aldığım için kusmadım ama sonra yarın sınıftakilere götüreceğim yemekleri kaplamak için streç film ararken dayanamadım ve iğrenç yemek yeme krizlerinden birisine kapıldım. Yarın 49’u görmek için öyle dayanmıştım ki büyük ihtimalle emeklerim boşa gitti. Çünkü kendimi dağınık ve kötü hissediyordum yemeklerden başka çıkış noktası bulamadım. En sonunda saçma sapan tatlar birleşince midem bulanmaya başladı ve zorla kendimi kusturdum ancak hepsinden sonra çekilen sancının tarifi yok. Eğer çok az yiyorsanız sanki ilk yediğiniz şey mideniz tarafından yok ediliyor. Mide öz suyum da azaldığı için kusmak hayli zor oldu ve tamamını kusamadığıma emin olduğum için kendime karşı duyduğum tüm bulantı hissiyle bu yazıyı yazıyorum. Bu zamanlar en kötü zamanlarım. Yarın 49’u göremeyecek olma fikrine katlanamıyorum. Öyle ki imkanım olsa yataktan çıkmaz okula gitmez ve bütün gün bir şey yemezdim ama yarın da yemeklerle dolu korkunç bir gün. Bu cehennemden çıkmanın bir yolu yok mu?

durduğum son gar - V

küçükken de zaten
daha tüyleri bile çıkmamış olan
ölü bir kuşu gömmüştüm ben
o günden beri masumum, 
o günden beri sana lehimlendim sanki
görmedin
ama görmeliydin

sensizlik,
benim özgürlüğüme küfrediyor yahu
işte o zaman hükümetin varlığını da reddettim
tarafımı senden yana seçtim
anayasalarda yoktun üstelik,
kurulmuş bir parti değildin
benim bildiğim yollardasın diye
senden taraf oldum her seferinde 

mesela şu
papatyaların koparıldıktan sonra koktuğunu yeni öğrendim
sonra da zaten,
bilirsin işte,
başımı göğünden hiç alamadım
yaşlılık hayallerimde
bir fili beslemek vardı
bunları çocukken kurgular, 
filler çizerdim toprağa
sonra sen gidince o toprak filler
başıma yerleşti sanki
belirli saatlerde koşturuyorlar, 
kafamı koparmak istiyorum
unutuyorum,
bunu en çok sen isterdin
seni özlüyorum

ara sıra seni tanımsız bırakmayı seviyorum
aklımdaki o uzay boşluğunda
düşmeden hareket ediyorsun
düşsen bile duvarlarıma çarpmıyorsun
usulca içimde süzülüyorsun
gülüyorum

düşünmediğim zamanlara bırakıyorum kendimi
bugün mesela
öyle bir uyumuşum ki ben
sol gözüm diğerinden 3 saniye sonra açılıyor
gülme,
ciddi söylüyorum
çok güzel oluyorsun

dalgınım bu aralar 
eğilip ocaktan yakıyorum sigaramı
mutfağı dumanı değil
sen dolduruyorsun 
gülüyorum da üstelik,
yapacaklarımızı düşünüp
sonra ağlıyorum
evin içinde boyut değiştirebileceğim bir ayna bulabilmek için
tekrar geziniyorum 

şuan bağlılığımın olduğunu düşündüğüm kanepeye uzandım tekrar 
sokaktan geçen biri, 
“seviyorum ulan” diye bağırdı 
başımı kanepeden kaldırmadım, 
sallanan perdeye baktım. 
fısıldadım sonra,
“ben de ulan, 
ben de…”
yutkunamadım.

KEDİ, ANNE VE ÇOCUK

Sabahları erken kalkıyorum ve sokaktaki canları beslemek için dışarı çıkıyorum. Bu sabah, bir erkek çocuğu su ve yemeğinin yanına ulaşmaya çalışan bir kediye ısrarla tekme savuruyor; hayvan da can havliyle oraya buraya koşturuyor. Yanında annesi var, ama ağzını açıp tek kelime etmiyor. Tahmin edeceğiniz gibi bana şöyle tepemden doğru gelmeye başladılar. Ne var ki, sakinliğimi korumam gerektiğini öğreneli çok olduğu için ufaklığa yaklaştım ve konuşmaya başladım -böyle durumlarda asla ebeveyne öğüt vermeye kalkmayın, daima önce çocukla konuşun; aksi takdirde “çocuk eğitmeyi senden mi öğreneceğim?” der, işin içinden çıkıverirler- “Canım neden senden küçük savunmasız bir canlıya böyle davranıyorsun?” Çocuk annesinin arkasına saklandı -anneyi bir kale gibi görüyor, belli- devam ettim, “şimdi hayal et, sen bu kedi kadarsın ve senin kadar büyük bir canlı sana tekme savuruyor ve seni korkutuyor, can havliyle koşturuyorsun, ya tekme bir yerine geliyor canın yanıyor, belki de yola fırlayıp bir arabanın altında kalıyorsun, nasıl olurdu?” Çocuk annesinin arkasında saklanıp manasızca sırıtırken, anne lafa giriyor “daha küçük ama, ondan” diyor -çocuk en az 7 yaşında bu arada- “Küçük mü? Kocaman adam olmuş bence annesi, söylediklerimi anlayabilecek yaşta değil mi?” diyerek hala çocukla kontakta kalmaya çalışıyorum. Çocuklar kendilerine ‘küçük’ denilmesinden hoşlanmazlarken, aynı zamanda son derece akıllı varlıklar oldukları için işlerine geldiğinde bu bahanenin arkasına saklanmakta da bir sakınca görmezler. Bu anne ya da çocuk sözlerimden ne anladı bilemiyorum. Ancak bu anne tipi toplum için en tehlikeli anne türüdür; çünkü, cinsiyeti ne olursa olsun, çocuğun hatasını mazur gören bu tavır, çocuğu mutlaka yanlış yöne sevk eder. Hayvan ya da çocuk sahibi olmak için sadece onları sevmek ve istemek yeterli değildir. Bu seçim, yanı sıra sorumluluk ve bilinç gerektirir. ‘Saldım çayıra mevlam kayıra’ kalıbı hiçbir dönemde geçerli değildi ve halen değil; çocuk eğitimi için çekirdek ailede gerçekleşecek köklü bir iletişim gerekir. Bazı anneleri şöyle derken duymuşsunuzdur “benim çocuğum iyi de, çevresi kötü..ah hep o bir üst sınıftaki arkadaşı Şaziye’nin yüzünden çocuğuma kötü örnek oldu” Her çocuk masum ve zeki doğar. Ancak aile içinde olması gereken bu iletişim havada kalırsa ya da yanlış yönlenirse, o çocuğun kötücül ve zaman içinde aptallaşmasına neden olan birincil sorumlu da ailedir. Aile içinde sevgiyle ve net bir şekilde kurulan bir iletişimle büyümüş bir çocuğu ise, karşısına bir ordu gelse doğru taraftan ayıramaz. Çocuklarınızla konuşun, onların zekalarını ve varlıklarını asla küçümsemeyin; sezgileri bizlerden kat kat fazla olan bu varlıklara ‘küçük, anlamaz, ne bilecek o’ muamelesi yapmayın ve kaç yaşında olurlarsa olsunlar birer birey olduklarını ve kısa zaman içinde toplumun içinde daha fazla yer kaplayacak yetişkinler olacaklarını unutmayın lütfen; çünkü bu çok önemli…

Text
Photo
Quote
Link
Chat
Audio
Video