bakın benim şuan düşmem için sadece bir kere tökezlemem yeterli. çünkü o kadar ağır yükleri sırtlandım ki artık onlar bile yadırgıyor yerini. sessizliğim günden güne mahvediyor beni. düşünüyorum ve yaşamak için tek bir neden bulamıyorum. fakat bir kere daha düşündüğümde ölmek için nedenlerim saymakla bitmiyor. ama yapamıyorum işte. gidemiyorum. insanları yerden kaldırmak için elimi her uzattığımda onların ağırlığından biraz daha çöküyorum yere. sen nasıl böyle güçlüsün bana da öğret dediklerinde susuyorum. çünkü evet güçlüyüm. ve bu gücü acıyla kazandım. tek başıma. hiçbir şey kolay kazanılmıyor. güç de. yalnızlık, acı, gözyaşı olmadan o gücü kazanmak neredeyse imkansız diyemediğimden ben hep yanındayım sana güç veririm diyorum. verecek gücüm kalmadı benim. ben mutluyum dedikten iki dakika sonra ağlamaktan kıpkırmızı gözlerimle ayakta kaldığım zamanları biliyorum. ben her sabaha içimin o asla gitmeyecek acısıyla uyandığım, yanımda ailem dahil hiç kimsenin olmadığı, her gece yatmadan önce tanrıya sabah uyanmayım diye haykırdığım zamanlarımı hatırlıyorum. ben ayakta duracak gücü nerden aldığımı bilmediğim zamanları hatırlıyorum. ben çok acı çektim. peki beni ayağa kim kaldırdı? ben. peki benim o halimi kimler biliyordu? ben. şimdi umarım anlamışsınızdır yanımda kendimden başka kimsenin olmamasını istememin nedenini. sağlıcakla.

anonymous said:

Soruları sanki kendin sormuş gibisin

İşte en sevdiğim anonim. Resmen göt edilmeye hazır, illa bana ifşa edici resimler at diye çırpınır gibi duran, işte o anonim.

image

image

Şimdi canım kardeşim bak normal de anonim cevaplamam kolay kolay, canımın sıkkın olduğu bir ana geldi, sorular da tam damar tarzındaydı bende cevapladım. Şu resimleri de ikna ol diye yollamadım bu düşünce tarzını aklından çıkar diye yolluyorum. Kendi kendime soru sorsam bunlara niye cevap vermiyeyim? Hangi mal kendi kendine soru sorup cevaplar, kime neyi ispatlıyoruz abi. Canım sıkılmış içimden geldiği gibi cevaplıyorum. Bu mu sorun sizin için sorunsa unf atın abi ne diyeyim.

Buna da Ah Muhsin Ünlü aşkı derler;

Seviyoruz dedik işte 
sorma ne kadar
baya çok, aşırı şiddetli,
kuvvetli, heybetli artı hiddetli.
Kısaca söylersem, su kadar
Uzunca, mississippi kadar
şirince, pisi pisi kadar
elimle gösteriyim mi?
nah bak şu kadar
ah huma kuşu kadar
vah işci maaşı kadar
tüh az mı oldu bu kadar?
Uzatma işte..
Seviyorum dedim, o kadar..

bakın arkadaşım bu amını yolunu siktiğim ortamında karıya kıza yaranmak için böyle karakterinizden ödün vermeyin. insanların kendi arasında sorunu olabilir birbirlerinin dedikodusunu da yapabilirler size üçüncü kişi olarak bok yemek düşerken siz belki bana da verir umuduyla böyle dalyarrakça hareket ederseniz bi gün biri tutar kulak deliklerinize kadar sikerler haberiniz olsun.

ikincisi be nohut beynini siktiğim ilk iki cümlede kadınları överken üçüncü cümlede kadınları aşağılama malzemesi olarak kullanmışsın. anlatış bozukluğunu sikeyim seni ciddi ciddi takip edip okuyanın beynini ayrı sikeyim.

hani benim bu dizlerim kapaklanmaktan çürümüş,
ve sanki yerküre tutmuş senin ellerini yıldız bürümüş.

ağzımızı konuşmak için kullanmayacağımıza dair söz verdiğimiz günü hatırladım. bana kızım, demiştim. insan kızını dudaklarından öper mi. sen pek bir hevesliydin. toplum bunun hastalıklı bir bakış açısı olduğunu düşünüyordu. hastalıklı olan sendin. sen hastalığın kendisiydin. ortada açı filan da yoktu, acı vardı. noktasız, virgülsüz. banyoda çekilmiş bir fotoğrafına bakıyorum, dudaklarına dokunuyorsun. kendini yumruklamışsın. gözlerini kızartıp, dudaklarını morartmışsın. soyunup bir de seni kendimde görüyorum. kalçalarımda yanık izi var. bileklerimde yanık izi var. ve senin sigaralarında bile, benim yanmışlığım var.

unutamazsın.

seni hiç üzmedim. yalansız, endişeli, sanki kendim doğurmuşum, ellerinde küçülmüşüm. sen kızım diyormuşsun, ben düpedüz annenmişim. bir varmışsın, bin gitmişsin. yani bin yokmuşsun. yokluğunu görmüş, yokluğunu duymuş, yokluğunu koklamış, yokluğunu duymuş, yokluğuna dokunmuş, yokluğunu hissetmişim. bana bunu çiz. bana bunu anlat. bana ne yaptığını gör. beni artık bil, diye delirmişim. ben bu uzay yolunu, ben bu gezegeni var eden acının, senin dudaklarından döküldüğüne inanıyorum. allah’ı bile seninle seviyorum, diyorum. yakarıyorum.

sırlarına tutunarak yaşıyorum.

ellerimde çilek fideleriyle kapını çalabileceğim, anahtarını benim cebimde unutabileceğin günleri düşünüyordum. biraz aptaldım, biraz da düşüyordum. benim sana ellerim yeşeriyordu. oysa şimdi benim reçetelerimin yeşillendiğini gör, ne yaptım de, neden yaptım deme, ne yaptığını bil. affetmek, affedilmek, biz anne ve baba değiliz. atsan atılırız da. satsan satılırız da. biz hiç değiliz, hep olmadık, bir şeydik, benim hep konuştuğum, o kırmızı koltuklu, biçimsiz sakallı doktorun odasında, olur da senden bir arama, bir mesaj gelir diye elimde telefonumu tuttuğum, benim babama sarılıp ağladığım, senin annemi ağlattığın bir şeydik. 

ben sana bir şey oluyorum.

ders kitapları okuyup seni başımdan savabileceğime inandın. yüzünü çirkinleştirdin, kötü baktın. orada, burada, şurada, orospuları öptün, dilini onların göğüslerine yapıştırdın. oysa sen beni öperken ağzıma bir jilet akıttın.

her şeyi yok edebiliriz.

tüm bunları, tüm bunları yok edebiliriz. ama bizi artık- var edemeyiz.

beni yalanla, tükürdüğümü yalat. yapabilir misin?

bana elle tutulur bir şey verebilir misin?

sevgilim,
ver şu hapları.

Bazen tutulursun. Tek kelâm gelmez aklına. Susarsın bakışların anlatır her şeyi. Susarsın ömürlük bakarsın…
—  E.K.
Ağrım yok, ağrı benim*

ilk defa dinlerken ağladığım bir şarkıyı fon olarak seçiyorum.

ve dakikalardır klavyeye bakıyorum; zihnimden geçen düşüncelerin tarifi mümkün mü, soruyorum.

komik ama, cevap vermiyor. bilirsin işte maddeler konuşmaz, bu yüzden insanları seçeriz; konuşmak için.

belki sadece konuşmak için değil, resim yapmak için de seçiyor olabiliriz.

ya da dans etmek için, yemek yapmak, şarkı söylemek, şiir okumak

ve yaşamak için.

ama sevmek için değil. aşk* ise hiçbir zaman. 

bölüm bölüm, zaman zaman ve aksak aksak,

net tarifini yapmak istiyorum hayatımın.

şaka şaka, hiçbir şeyin net olması gibi bir çabam yok aslında.

bakmak için kalbimi, görmek için zihnimi kullanıyorum; bu doğru.

ama netlik, biraz da göz derecem gibi*

sahi gözlerim de bozuk değil ama kendi gördüğüm* kadarıyla biliyorum hayatı.

peki ama kendi hayatım* diyorum.

ben işte, arada saçmalıyorum.

ya da yollar kesişiyor yine bir çıkmaz saatinde.

hiçbir şey anlatamıyorum.

uzun cümleler düşlüyor olsam da bilirsin, pek öyle olmuyor.

uzun olduğundaysa, anlamsız bir gürültü, nedensizce, bakışlarımı özlüyor.

belki de hayatım bu, kendi kendim ve kendi kendimin.

nedenler ve sonuçlar benden gelip bana gidiyor.

zaman hükmünü zihnimde yitirirken hiç de gocunmuyor.

ben ise seviyorum bazen. hiç adetim olmasa da.

ya da haddim mi* demeli, hiç bilemiyorum.

kelimelerle aram yok çünkü, yalnızca seninle konuşurken*

bunları sana yazdığımı biliyor musun mesela, sen evet,

adını söylemeyeceğim, sen zaten biliyorsun kendini.

kayıp zamanın içindeki kayıp insan*

bak itiraf etmeliyim, ben seni çok sevdim, 

sen beni sevmezden önce sevdim, 

sen beni bilmezden önce bildim.

çok önce başladı her şey, ruhun bilir ruhumu, tanır.

ama işte senin beni tanıman için çok kelimeye ihtiyaç var.

buradan Antalya’ya kaç kez gidilir o kelimelerle kim bilir,

Antalya diyorum, köyüme gitmek istediğimden midir nedir,

limon ağaçlarının kokusunu özlemiş olabilirim, bisikletimi,

saatlerimi ve akan zamanımı özelmiş olabilirim.

sabahın erken saatlerinde dedemle yola çıkmayı.

ona bir şeyler söylemeyi ama hiç anlaşılmamayı.

yani o kadar uzun ve gizli gizli bir yol oluşturur sanki kelimeler.

her ihtiyaca mütemadiyen cevapsız yaklaşan kelimeler oysa bunlar.

ben ne kadar anlatmaya çalışsam da kendimi, ruhun gibi bilemezsin.

bilirim ben de bunu.

yarın üniversiteye başlıyorum bu arada. 

annemin son anda gerçekleştirdiği vurgunun altından kalkamadım hâlâ ama.

bir şekilde düzenimi oturtuyorum işte.

kendi şehrimin yabancısı haline geliyorum bir zamandır.

Ankara* sanırım bi’ ukte. bu şehir bu kadar, diyorum içimden.

gözlerimi uzaklara daldırmamaya özen gösteriyorum.

pazara çıkıp taze sebzelere bakmasını falan sağlıyorum.

hastalığımdan mıdır nedir, sıklıkla uyumasını ve dinlenmesini de istiyorum.

otobüslerde onunla sohbet edip insan içinde neşeli durmasını tembihliyorum.

sonra biri çıkıp gözlerimden dem vuruyor, neşesinden, yaşama sevincinden. daha doğrusu, onlara baktığında bunu görememekten bahsediyor. 

inanır mısın, hiç şaşırmıyorum. 

geçenlerde bahsetmeye çalışmıştım, dinledin mi emin değilim ya da konuştum mu,

konuşmamış olabilirim, nedense hep içimden konuşuyorum.

ruhundan ötürü bunlar, ruhumu bildiğinden. ses etmiyorum.

zihnim çok bulanık ve acı çekiyor seni düşünürken.

tamam bu da şaka, seni düşünürken değil, her zaman böyle.

doğruyu söylemek gerekirse seni severken filmlerdeki gibi şeyler olmuyor artık.

daha çok umutlar düşüyor pas tutmuş hayal gücüme, yumoş ayıcığı gibi.

biliyor musun, geçenler de sırf onlardan birine sahip olmak için bir sürü yumuşatıcı almaya kalktım. sonra geri bıraktım.

umutlarım bile israfa karşı, hayallerim gibi. bile* 

hem zaten ben her şeyi beyaz sakallı hızır*ım ile konuşacaktım.

bir pazartesiye karar vermiştim, kendimi kurtarmak için.

bir pazartesi, kalkıp gidecektim ve anlatacaktım içimdekileri.

yeryüzünde beni anlayan tek insan olduğunu bilerek.

uzun uzun konuşacaktım. çünkü cebinde çocuklar için çikolata barındıran ellili yaşlarda bir hızır*dan başkası anlayamaz beni. olmayan kelimelerimi.

oysa istediğim gibi olmuyor hayat, onu aradığımda başka bir şehire gidiyor oluyor. tam da otobüsteyken aramış oluyorum.

sesimi duyamaması bir yana ama. ne bileyim hüzünleniyor insan.

bak kayıp zamanın kayıp insanı, eteğimde erikler hâlâ var.

fakat günler geçti, dönmesi gereken tarih geldi ama o gelmedi. telefonu da kapalı.

fazla düşünmemeye çalışsam da çok tedirgin oluyorum bu durum karşısında.

neredeyse sevmeyi unutacak kadar çok tedirginim.

merak ediyorum, neden herkes gitmekten bahsediyor*

ya da neden gidiyor bunca insan, nereye gidiyor

o kadar çok yer var mı dünyada?

çocuklara yardım etmek istiyor kimileri,

ve sen de dahilsin belki, gidip yardım etmek istiyorsun.

oysa ben buna inanmıyorum.

kendine yardım edemeyen bir kimse,

çocuklara da yardım edemez.

bir öğünlük yemek yesinler diyorsan o başka.

ama ne bileyim, yardım sanki gitmekle başlamıyor gibi.

yamacındakini bırak, kalbini bile koruyup kollayamazken

sevemezken kendini; kimse kimseye yardım edemez ki.

bugün de ağrım yok.

her şey yolunda.

bekliyorum.

her şeyin yolunda olduğu bir gün için fazla yalnızım.

yukarıdaki satırlarda neden bahsettiğimi bile unuttum şu an.

sakinim.

şarkı biteli epey bir zaman oldu.

ağlamıyorum.

içimde hiçbir şey yok.

saçlarımı kestirdim.

umutluyum.

tıpkı çocukluğumdaki gibi*

mahalledeki çocuklardan biri alışveriş dönüşü beni gördü,

gülümseyerek yanına gittim, saklambaç oynamak istiyormuş tekrar.

akşamları sen de çık olur mu, oynayalım, dedi.

oynayalım*

12 Ağustos 2014 - Alsancak

İki kişilik masaları ayrı seviyorum, hele ki rakı sofrasıysa karşımda tek kişi olmalı. Konuşulanlar daha özel, daha güzel geliyor. Gözlerinin içine bakarak konuşuyorsun çünkü o zaman. Önce rakıdan, sonra sudan yudum alırken gözlerine bakıyorsun karşıdakinin. Abartmadan, tadında bırakıyorsun sonra her şeyi. Güzel bi anı olarak kalıyor o gün. Ben insanlara parayla satın alınmış hediyelerdense güzel anılar bırakmayı daha çok tercih ederdim. Elimden geldiğince de yapardım bunu. Şimdi ne parayla satın alabildiğim şeyler var, ne de güzel bırabileceğim anılar. Para güzel değil zaten, sanırım ben de güzel değilim artık. Olsun, rakı var. Rakı güzeldir, tadında bırakırsan da adamı güzelleştirir.

Text
Photo
Quote
Link
Chat
Audio
Video