ankara-design

8


I draw these illustrations for new Brasserie concept of Chef Daniel’s Peperoncino.
I hope, you like them.

* * * * * * * * * * * * * *  * 
Şef Daniel Evangelista’ nın yıllar önce Gaziosmanpaşa’ da açtığı
italyan restoranı Peperoncino; Brasserie konseptinde yeni bir şube açtı.
Ben de duvarları için bir kaç illustrasyon çizdim.
Beğenmeniz dileğiyle.

https://www.behance.net/gallery/26524727/Peperoncino-Italian-RestaurantIllustrations

Gittim ve Gördüm: KRAZ Coffee Shop

Baharın gelmesi Ankara’yı güzelleştirdi diyorum, inanmıyorsunuz. Yepyeni bir yerdeyiz bu sefer. Hatta açılışını bile biz yaptık, tam olarak 20 Mayıs günü. Adı KRAZ Coffee Shop. Hadi başlayalım.

Ama önce yol tarifi.

KRAZ, en son yazısını yazmış bulunduğum Eagles Coffee’nin komşusu aslında. Adres de aynı şekilde, Hilmi Barlas Yaşam Merkezi içerisinde, Elizinn Pastanesinin tam arkası. Toplu taşıma kullanacak olanlar Çayyolu metrosunun son durağında inip ring servisine binebilirler, tam olarak önünden geçiyor. Ayrıntıları zaten biliyorsunuz.

Ben size fotoğrafları göstermek için sabırsızım açıkçası, olayımız tamamen bu, hehe.

Biz buraya tam 4 kişi gittik (standart ekibi artık biliyorsunuz, el mankeni 1-2-3 şeklinde gidiyorlar :) ve açılış olduğu için aşırı kalabalıktı. Kalabalıklar benim gibi iç mekan fotoğrafı çekmeyi sevenler için uzak durulması gerekilen durumlar olduğu için, aynı zamanda girişinin neredeyse hiç doğal ışık almaması sebebiyle kendimizi ikinci kata zor attık. Sonra oralar hep bizim oldu zaten. 

Burası bizim bulunlduğumuz yer, üst katta sadece mobilyalar var. O kısım daha bir açık alan tarzı, sanırım sigara içenler için ayrı olarak düşünülmüş. Bu kata çıktığınız zaman tam karşınıza ise şöyle bir güzellik çıkıyor, resim sergisi var:

Biraz daha yakın? Bence olur.

Başka bir yerde fotoğrafını görsem sadece sergi salonu sanabilirim, o derece hoş bir ambiyans oluşturmuşlar içeride. Kafamızı şöyle biraz sağa doğru çevirelim ve…

Salvador Dali’nin portresi bile var??? 

Birinci katın kalabalığından ikinci kata kaçtık ve o telaş içerisinde çalışanlar bizi unuttu ama öyle nazik davrandılar ki anlatamam. Hatta etrafı ne kadar karıştırdığımızı size bir ara göstereceğim, şimdi ürkütmeden devam edelim ama. 

Bu katın ışığı mü-kem-mel. Böyle soft, böyle rüya gibi gelen bir ışıkta uzun zamandır fotoğraf çekmemiştim. İnsan fotoğrafını çekmek için keşke daha çok şey getirseydim diye hayıflanıyor.

Buraya Zenit’imi de alıp gittim ama çok fazla fotoğraf çekemedim. Işığın bir türlü sabitlenmemesi ve Zenit’teki pozometre yoksunluğu, ayrıca analoga iç mekanlarda “hala” biraz güvenememe beni iyice sinir hastası yapmadan dijital makinelerle çektim fotoğrafları. Burada @harvard18′in elindeki makine Sony A7′si. 

Bu bir Gittim ve Gördüm yazısından çok “etrafa bir de böyle bakın” yazısı oldu aslında. (Bu garip isimlendirmeler zincirine bir noktada son vermeliyim bence.:)

KRAZ’la alakalı en sevdiğim şeylerden biri self-servis olması. Self-servis güzel bir şeydir arkadaşlar, ister inanın ister inanmayın, mekanlarda buna bile bakar hale geldim. Self-servisin psikolojisi hoştur çünkü, insanda kısa vadeli zarardan sonra uzun vadede geçirilecek güzel vakitleri temsil eder. 

Bulunduğumuz kata bir de yukarıdan bakalım şimdi.

Böyle otantik bir aydınlatma bulmuşken bir de karşıya bakalım tekrar. Güzel bir bakış olmasına çalışalım ama.

Merdivenlerde dolaşmayı bırakıp sizi biraz dinlendireyim şimdi. Ne var ne yok onlardan bahsedeyim. 

KRAZ, Petra’nın efsanevi kahvelerinin satışını yapıyor, bütün kahveleri Petra kaynaklı yani. Burası Ankara’da bulduğum ilk Chemex satışı yapan yer, aynı zamanda Chemex’le demlenmiş kahve de içebiliyorsunuz. Ben her zamanki gibi latte aldım, sert shot’ları sevmeme rağmen buranın latte’si bana biraz acı geldi. Tat olarak Ankara’daki kıyasını yapacak olursam Kafes Fırın’ın latte’sinden biraz daha koyu olduğunu söyleyebilirim.

(Genelde elini şöyle tut böyle tut diyerek insanların başının etini yediğim için kadrajın karşısında olmanın ne demek olduğunu anladım: Harika bir şeymiş ya. İnsan kendini özel hissediyor hehe. Bu fotoğrafı Zeyl çekti.)

Buranın lattesi de yine Çayyolu standartlarında, tam olarak bilemiyorum ama yanlış hatırlamıyorsam 8-9 lira civarında başlıyor fiyatı. Öteki kahveler de yine 7-8 diye başlayıp yukarı doğru çıkıyor. 

Menü ve bütün fiyatlar sitesinde yazıyor gördüğüm kadarıyla. Genelde soranlar olduğu için şimdiden söyleyeyim: Alkol mevcut değil.

Üçüncü dalga kahvecilerin Ankara’nın her köşesine açılmasına her gün biraz daha seviniyorum. Aslında biraz hayret de verici. Bir şekilde talep arttığı için arz atmış olabilir mi, merak ediyorum, 3 sene önce Aylak Madam ve Starbucks’tan başka bir yer bilmezdik Kızılay’da. Biz burada fotoğraf çekerken çalışanlardan biri yanımıza gelip “Siz de yeni bir yer mi açacaksınız” diye sordu hatta. 

Bu dağınıklığı tanıyorsunuz. En son şu tepsileri ışığı kol saatlerin üzerine yansıtmasın diye dik bir konumda masanın üzerine koymuştuk. Bu küçük ve korkunç ayrıntılardan bahsetmeyelim ama.

Şuradaki renklere bayıldım, kapatmadan önce bir kere daha koymak istiyorum aynı köşeyi (blogger toleransı, bilirsiniz, yov). 

Aslında burada çektiğimiz fotoğraflar iki kısımdan oluşuyor ve bu ilk kısımdı. İkinci kısımda da sizlere bir Lookbook çekimi göstereceğim. Onun heyecanı kesinlikle bambaşka çünkü ilk defa blogumda giyimle alakalı bir görsel dizisi olacak.

İşte bu kadardı, bitti.

Bu sefer bir kafenin her köşesini üstünkörü göstermektense bir köşesini ince ince göstermeyi tercih ettim, umarım hoşunuza gitmiştir. Alt katın dekorasyonunun kalite ve ayrı ayrı eşyaların güzelliği bakımından mükemmel olup, birlikte kaotik bir ortam oluşturduğu düzeni beni biraz yorduğu için bugünkü konseptimiz bu oldu.

Fotoğraflar hakkında yorum bırakmayı, eleştiri yapmayı unutmayın. Sizin de şuraya da git, burayı da çek dediğiniz yerler varsa mesaj kutum daima açık. 

Adres:

Hilmi Barlas Yaşam Merkezi, 9G 2 Çayyolu, Çankaya / Ankara 

Tel: (0312) 240 3646 İnternet adresi için TIK.

Görüşmek üzere, 

Sevgiyle kalın!

Not: Bu gönderide bütün fotoğraflar Fujifilm XE-1/35mm ve  Sony A7/50mm ile çekilmiş olup, Adobe Lightroom ve VscoCam ile düzenlenmiştir.

Gittim ve Gördüm: Eagles Coffee

Ankara uzun bir duraklama döneminden sonra yaza doğru nihayet tekrar canlanıyor gibi, ilk belirtilerinden biri de Eagles Coffee’nin açılışı oldu. Hadi başlayalım.

Öncelikle yol tarifi, her zamanki gibi.

Özel arabasıyla gidecek olanlar için yeri Çayyolu-Dorapark’ta. Dorapark Villalarının giriş kısmı oluyor sanırım. Eğer bir şekilde toplu taşıma kullanacaksanız şöyle bir rota çizebilirsiniz: Çayyolu metrosuna binip, son durak olan Koru’da inebilir, oradaki metro ring servisleriyle (592 numara oluyor) neredeyse tam önünde inebilirsiniz. Elizinn Pastanesinin hemen yanında. Aslında direkt göstereyim, yerimiz bu:

Hemen ilk baştaki siyahlı yapı. 3 katlı, en üst katı da teras (aslında harika bir teras. Buraya zaten döneceğiz.). Mat siyah harika bir şey değil mi ya? Bence öyle.

Şimdi içeriye girebiliriz. 

Eagles’ın iç dizaynı ve renkleri o kadar güzel ki usta ellerden çıktığı anında belli oluyor (Sonradan biraz araştırdım. Tasarımı Studio Garage Mimarlık tarafından yapılmış. Kendi sayfalarında yapım aşamaları da mevcut.). Biraz interior takıntım olduğu için her şeye dikkatli dikkatli baktım, etrafta bir sürü fotoğraf çektim (offf! Kötü huy kötü huy…). Mesela hemen girişi, dışarıdan karanlık gözüküyor ama içerisi çok ferah.

Şu tepsilerin olmadığı bir fotoğraf da vardı ama ben bunu daha çok sevdim (5:4 oranı!). Arkadaki Eagles Kartalı muhtemelen asılmayı bekliyor. Ve buranın amblemine bildiğiniz aşık oldum, o kartal desenini peçetelere kadar işlemişler ve aşırı orijinal duruyor. Burayla alakalı en sevdiğim şey kesinlikle amblemi. Evet evet.

Bar bölümü. Muhtemelen burayla hiçbir işimiz olmayacak ama görmekten zarar mı gelirmiş? Alttaki mandalina ağacını ayrıca sevdim. Tomato’da da bir tane ufacık limon ağacı vardı, ben böyle şeyleri çok seviyorum ya.

Şu merdivenlerden karşıya bakınca:

(Your daily dose for minimalism.)

Hadi biraz hızlanıp yukarıya çıkalım, daha asıl kısma hiç girmedik bile.

Aslında buraya kalabalık olmadığı bir günde gelmek kadar mutluluk verici bir şey yoktu sanırım. Ve inanılmaz misafirperver davrandıkları gerçeği var. Ancak bu kadar ilgili olunabilir, ki ben bu durumu çok zarif buluyorum. Bir yer üzerinde ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın, özellikle garsonların müşteriye tavrı kötüyse atılıp gitmeli benim gözümde. Kendi adıma böyle bir tavrı koyup bir daha hiç gitmediğim yerler var, insanların gitmeye devam etmesini de anlamam hiçbir zaman. Biraz Türk işi düşünüyorum sanırım: Ne bileyim ucuzluk ya da lüks filan değil, tatlı bir misafirperverlik istiyorum eheh.

Şurada oturup bir nefeslenebiliriz bence, yine sizi çok yoruyorum. Oturup etrafı gözetleyelim biraz.

Şimdi benim bir teorim var (ki normalde olanlardan daha gerçeküstü sayılmaz :), bir yerin kahvesinin iyi olup olmadığını latte’sinden anlayabileceğimizi iddia ediyorum. (Bu arada çaktırmadan şu peçeteye de bakın. :)

Bu teoride de son derece ciddiyim. Çünkü neden, öteki pek çok kahve de aslında espresso ve sütün çeşitli şekillerde birleşmesinden oluşuyorken latte size en temel düzeyde bir bilgi sağlar. Ben genelde (yani alabildiğim durumlarda) latte’yi ekstra sıcak isterim, etrafta fotoğraf için fazla dolandığım zaman içemeden kalkmak kadar sinir olduğum bir şey yok çünkü. Açık konuşmak gerekirse buranın latte’si güzel, ama içtiğim en güzel latte kesinlikle değil. Latte ile beraber gelen ikramlık kurabiyeleri de biz sevdik.

Şimdi tekrar kalkalım, biraz etrafı görelim. Bu devasa yazının en başındaki fotoğraf aslında 2. kattan bir köşenin. Biraz daha bakalım hadi.

Sonra şurayı tekrar göstermek istiyorum, bence tolerans hakkım olmalı:

Üst kata çıkarken merdivenlerden tam aşağıya bakınca şöyle bir manzara görüyorsunuz:

+9 basılmış fotoğrafçı skilleriyle çekebildiğim en tatlı fotoğraf ise bence şu oldu: (Bence bu işi mmorpg oyun olarak görmekten vazgeçmeliyim :()

Şimdi terasa çıkıp rahat bir nefes alabiliriz, ki bu da yazının sonuna doğru yaklaştığımızı ama hala biraz daha vaktimizin olduğunu gösteriyor.

Bu arada fiyatlar hakkında hiçbir şey söylemediğimi fark ettim şimdiye kadar. Onu yazayım, ilgilisi kaçırmasın.

Menüsü hala tam olarak hazır olmadığı için içerik konusunda bilgi vermesem daha iyi, ama fiyatları pek çok yere göre pahalı. Madem latte’yi kahve güzelliği bakımından baz aldık, aynısını fiyat olarak da yapalım: Çayyolu standardında bile latte 7-8 lira civarında değişirken burada 10 lira. Geriye kalan kahveler de yine 10-12 lira civarında. Genelde mekanlardaki alkol durumu sorulur bana, burada alkol yok. 

İşte böyle. Bitti. Bitmeye çalıştı (eheh). 

İletişim bilgilerine geçmeden önce bir de “ayrıntının ayrıntısı” fotoğrafı koymak istiyorum.

Umarım fotoğrafları beğenmişsinizdir, şurası olmamış burası çok güzel olmuş dediğiniz yerler varsa lütfen yorum yapmayı unutmayın. Tavsiye edeceğiniz başka yerler varsa da mesaj ve mail kutum her zaman açık. Meraklısı için: Bu yazıdaki bütün fotoğraflar Fujifilm XE-1 ve kıymetli 35mm lensi ile çekildi. El mankenlerim de (hihihi) sırasıyla sevgili thepigraf ve zeyl oldu, bloglarına bir göz atmadan gitmeyin.

Klasik olarak bir de “#ihavethisthingwithfloors” fotoğrafı koyayım. Bunu telefonumla çekmiştim ama.

Görüşmek üzere,

Sevgiyle kalın!

Adres: 

Çayyolu Dorapark 06810 

İnternet adresi için TIK.

Gittim ve Gördüm: Minon Cakes

Gideli epey vakit geçtiği halde yazısını ancak yazabildiğim bir yer. Daha fazla vakit harcamadan, başlayalım hadi. Bu yazıda Ankara’nın biricik Minon Cakes’ine konuk oluyoruz.

Her zaman ilk önce yol tarifi vererek başlardım ama bu sefer öyle değil, Minon kapalı bir yer çünkü, sadece özel sipariş üzerine çalışıyorlar, ziyaretçilere açık değil. Ama bizi çok tatlı bir şekilde misafir etmeyi kabul ettiler ve kamera arkasında, o güzel pastaların gerisinde neler olduğunu görme şansı bulduk. Bu yazıda hem dijital hem analog fotoğraflar kullanacağım ama analogları sona sakladım. Orası daha çok ilgilisi için olan kısmı olacak. 

Burası Minon Cakes mutfağının sadece bir kısmı. Her şeyi özenle, kendileri seçmişler, hatta aydınlatmalara kadar kendileri seçmişler. Arzu hanım, ki kendisi Minon’un kurucusu olur, Fransa’da Cordon Bleu Paris’te eğitim görürken yavaş yavaş biriktirdiği her şeyi getirmiş Türkiye’ye ve en sonunda böyle bir yer oluşmuş. Aslen Bilkent mezunu, üniversitede okurken pastacılık anlamında hiçbir ideali olmayan biriymiş. Yani o da sonradan hayalindeki mesleği bulan şanslı gruptan, ama gelin görün ki kendisi mutfakta çalışırken işinden nasıl bir zevk aldığını hissedebiliyorsunuz.

Burası tezgahın devamı. Biz oraya gittiğimizde Arzu hanımın annesi Ayşe teyze (teyze, çünkü çok sevdik kendisini :) de oradaydı ve bize zamanında kızına pasta yapmak konusunda hiç destek olmadığını söyledi. Hatta Türkiye’ye dönüp bu işi yapmaya başlamasına kadar olabileceğine inanmamış da. Ama şimdi kızına yardım ediyor ve durumdan son derece memnun.

Hala mutfaktayız. Hatta size şunu göstermeyi unutmayayım. Bu tarz “make of”ları, hazırlık aşamalarını çekmek pek bana göre değilse de yine de göstermeden geçmek istemiyorum: 

Hadi bir tane daha.

Bu pastanın yapımı burada bitiyor ve bittiği anda mutfağın durumu aynen şu şekilde:

Enine boyuna her köşesini gördük ama ben çekmeye hiç doyamadım. Linda Lomelino tarzı gerçekten çok tatlı (tatlı derken, gerçekten tatlı eheh), insan bulunca bırakamıyor.(Çapraz camlardan ışık aldığı için ışıkla yaşadığım büyük sorun paha biçilemez ama.)

Şimdi biraz daha sol tarafa gidelim, benim en sevdiğim köşe kesinlikle burası. Yazının en başına fotoğrafını koymuştum ama bir benzerini koyma hakkım da olsun istiyorum (blogger insiyatifi, hihih).

Önce şunu yazdık:

Sonraaa..

Şu masaya biraz daha yakından bakalım, orayı burayı biraz değiştirelim, pastayı kaldıralım laleleri koyalım…

Çok fazla fotoğraf var ama içlerinden birini seçip koymak hiç mümkün değil.

Ama burada bitirelim. Bundan sonrasını analog fotoğraflara saklıyorum. Uzun bir zaman sonra Zenit TTL’imi kullanmak burada nasip oldu, makineyi üstteki fotoğrafta görebiliyorsunuz zaten. Film 35mm Kodak. Biraz bakalım neler çıkmış içinden.

Önce pastayı ve puf’u (puf? Alman pastası gibi bir şey, tatlı bir hamur, içerisinde de krema var.) yaparlarken. O kadar misafirperver davrandılar ki her şeyden tattık neredeyse, çay içtik, pufflardan yedik, pizza yedik, yedik de yedik.

İşte böyle. 

Bir devasa uzunluktaki Gittim ve Gördüm’ün daha sonuna geldik. Bu kadar fotoğraf varken daha da uzatmak istemedim, her bir ayrıntıyı anlatasım vardı oysa. Umarım beğenmişsinizdir, özellikle fotoğraflar hakkında yorumlar, eleştiriler bırakmayı unutmayın. 

Minon Cakes pastalarından alabilmek için önce Instagram’da onları ziyaret edin. Adres BURASI.

Ankara Siparişleriniz ve bilgi için:

Tel: 0539 404 07 70 / 

Mail: info@minon.com.tr 

Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle, 

Sevgiler!

Style Me Ankara Launches Spring/Summer Collection 2015

As far as African print designers are concerned, the market seems saturated. Hence the slight eye roll when asked to write about the launch of Style Me Ankara. That is until I saw the designs and met the designer.

Priscilla Boateng is the petite one-woman army designer behind the trendy and fun designs of Style Me Ankara.

READ MORE: http://byblacks.com/the-experts/beautyandfashion/item/1172-style-me-ankara-launches-spring-summer-collection-2015