2. dünya savaşı

İkinci Dünya Savaşı sırasında toplama kamplarından kurtulanlar üzerine çok araştırma yapıldı. Bunlardan biri, hayatta kalanların hemen hemen hepsinde ortak bir özellik olduğunu gösterdi : Kendi kafaları içinde özgür kalmak .

Örneğin gün boyu yiyecek küçücük bir ekmek parçaları varsa, kendilerine şöyle diyorlardı: Bu ekmeği dilediğim zaman yemekte özgürüm. Onu ne zaman ağzıma atacağımı seçmekte özgürüm.

Laurent Gounelle - ” Tanrı Daima Tebdil-i Kıyafet Gezer ”

5

2.DÜNYA SAVAŞI’NDA ŞEHİT OLAN 14 TÜRK PİLOT

İngiltere’nin başkenti Londra’da brookwood türk hava şehitliği‘nde ebedi istirahatlerinde olan pilotlarımızdır.

Pilotlarımızdan 12′si uçuş esnasında alman uçakları tarafından düşürülerek şehit edilmiş, diğer ikisi ise İngiliz kayıtlarına göre trafik kazasında hayatlarını kaybetmiştir.

Peki İkinci Dünya Savaşına girmeyen, “tarafsız” kalan Türkiye’nin pilotlarının Almanlarla, İngilizler arasındaki savaşta ne işleri vardı?

Türkiye İkinci Dünya Savaşında gayri resmi bir şekilde savaştı mı?

Pilotlarımızın 12′si uçuş esnasında uçakları vurularak şehit edilmiş. diğer iki pilotumuz ise Nazilere casusluk yaptıkları dolayısıyla İngiliz Gizli Servisi tarafından ortadan kaldırılmış.

Her ne ise, neredeyse 70 senedir açıklanmayan bir sır var ortada.

Şehitlerimizle ilgili tek açıklamayı dönemin bakanlarından Kasım Gülek yapmış;
“olay sadece ingiltere ile sınırlı değildi. abd ve kanada gibi ülkelere de türk pilotları gönderilmiştir. amaç, pilotların kendilerini geliştirmesini sağlamaktır. bunun dışında bir amaç yoktur. hepsi geri dönmüştür. bu çok eski bir olaydır. benden başka bir kişi de olayı hatırlamaz.”

Yurtdışına eğitim almak için gönderilen subayların kimler olduğu konusunda cevat tuna paşa, “İkinci Dünya Savaşı devam ederken 1941-1945 arasında 1941 yılının a ve b dönemi mezunları, 1942 mezunlarının tamamı ve 1943 yılı mezunlarının yarısı İngiltere’ye iki yıl süren uçuş eğitimi için gönderildi. eğitimleri tamamladıktan sonra Türkiye’ye geri döndüler. 1943 mezunu hava subaylarının diğer yarısı ise uçuş eğitimlerini Amerika’da yaptılar” bilgisini veriyor…

ikinci dünya savaşı‘nın devam ettiği süre içinde Türkiye ile İngiltere arasında yapılan bir anlaşma gereği söz konusu Türk pilotlar, İngiltere Kraliyet Hava Kuvvetleri’nde (royal air forces-raf) uçuş eğitimi görmeye başlar. anlaşmada Türk pilotların maaşlarının türkiye tarafından ödenmesi şartı bulunmaktadır. Başlangıçta, teorik bilgilerin yer aldığı dersler verilir. sonra pilotlar ilk uçuş, tekamül uçuşu ve savaş uçuşu eğitimi (cto) alır. pilotlar altı ay süre ile İngilizce, muhabere, meteoroloji, silah, tayyare tanıma, seyr-ü sefer derslerine girer.

1944′te isabet alan İngiliz uçaklarından birinin pilotunun mezar taşında “teğmen hakkı akarçay, gece uçuşunda alman uçağı tarafından düşürülerek şehit oldu. 3-4 eylül 1944″ yazısı yer alıyor.

Bu iddiaları güçlendiren bir başka faktör, İngiliz savunma bakanlığı ve kraliyet hava kuvvetleri komutanlığı yetkililerinin bu konuda konuşmaması. Türk pilotlarının personel dosyasındaki kırmızı mürekkepli ‘top secret‘ kaydının henüz kaldırılmadığı öne sürülüyor.

Her iki iddia da, İkinci Dünya Savaşı’nda baskılara rağmen tarafsız kalmayı başaran Türkiye ile ilgili soru işaretlerini beraberinde getiriyor. o dönem İngiltere’de eğitim alan subaylarımızdan bazıları, zaman zaman bu iddiaları yalanlayan beyanatlarda bulunuyor.

Filhakika, o dönem her ne olduysa bizim 14 subayımız İngiltere’de vatani görevlerini ifa ederlerken şehit düşmüşlerdir. ve halen günümüzde Londra’dabrookwood mezarlığında ebedi istirahatlerini yapmaktadırlar.

Mekanları uçmağ olsun!

Hayata son bakış (1941)
İnsanlık tarihinin en karanlık dönemlerinden birini yansıtan
bu kare İkinci Dünya Savaşı’ndan. Ukrayna’yı işgal eden
Alman birlikleri bölgedeki Yahudi nüfusu Babı Yar denilen
bölgeye götürüp hepsini toplu halde infaz etti. Bu kare
o dönemde Alman ordusunda görev yapan bir asker tarafından çekildi.

 

 

Sağlam vur, oğlum!” II. Dünya Savaşı döneminden bir Sovyet afişi. Asker kaçaklarıyla boğuşan Kızıl Ordu’ya destek için, propaganda bürosu bu ve benzeri, askerliğe teşvik mesajlı bir çok poster hazırlamıştı.

youtube

TENGRİ BİZ MENEN!!

İKİ ATEŞ ARASINDA TÜRKİSTAN LEJYONU 

Türkistan halkının II. Dünya Savaşı’nda başından ağır felaketler geçti. Bazı kaynaklar da II. Dünya Savaşı’nda Türkistan’dan 6-7 milyona yakın gencin askere alındığı bildirilir. Bu sayının doğruluğu kesin değildir. II. Dünya Savaşı sırasında askere alınan Türkistanlı gençlerin sayısı hakkında elimizde kesin bilgiler yoktur.
Kızıl Ordu’da askerlik yapan Türkistanlı askerlerin çoğunluğu iyi bir eğitimden geçirilmeden kitleler halinde cephenin ön saflarına sevk edildikleri için savaşlarda büyük kayıplara uğradılar. II. Dünya Savaşı’na katılan Türkistanlı askerlerin verdikleri bilgilere göre Sovyet Hükümeti tarafından silah altına Alman gençler birkaç hafta süren kısa eğitimden sonra cephelere sürülmüşlerdir.

Savaş başladıktan sonra umumî seferberlikte askere sevk edilenlerin çoğunluğu orta ve yüksek okul talebeleri veya ilk, orta okul öğretmenleri idi. İçlerinde mühendis, doçent, doktor ve sanatkârlar da bulunmaktaydı
Bunlar Rus dilini bilmiyor ve bilhassa iklime uygun giyim kuşamdan mahrumlardı. Ayrıca Rus subayları, Türkistanlı askerlerin eline iyi silah vermediler. Elinde yeterli silahı, mühimmatı olmayan ve ayağında delinmiş potini olan askerler cephelerde çok ağır kayıplara uğradılar. Cephenin ön saflarında oldukları için, önde düşman arkada Rus askeri vardı. Yani; iki ateş arasında çarpışmaya mecbur olmuşlardı.
Alman Esareti
Savaşın başlangıcında Alman ordusunun üstün silah gücü karşısında büyük kayıplar vermeye başlayan Kızıl Ordu askerleri geri kaçmaya veya teslim olmaya başladı. Bu sırada Türkistanlı gençler ve askerler kendileri için en uygun olanını seçmek zorunda kaldılar, yani Almanlara teslim oldular. Bazı cephelerde kuşatılan Türkistanlı askerler durumun millî gayeye uygun olmadığını görerek, kitleler halinde Almanlar tarafına geçmeyi tercih ettiler.
Almanlar’a esir düşen Türkistan’lı askerler kamplarda türlü zorluklar ile karşılaştılar. Bu hususta Ergeş Sermet Bulakbaşı 21.4.1948 yılında yazdığı mektubunda esir kamplarındaki hayat hakkında şunları yazar:
“Savaş cephesinde Almanlar tarafına geçen veya esir olarak düşen vatandaşların sayısı dört yüz bini teşkil eder. Almanlar tarafından açlık ve hastalıklar neticesinde veya Yahudi, Moğol ve Komünist gibi bahanelerle 90 ile 100 bine yakın kişilerimiz esir kamplarında helak oldular. Yukarıda belirtilen 400 binden 100 bine yakın kişilerimizi kamplardan kurtararak silahlandırdık. Onlar, Doğu Cephesi’nde Kızıl Ordu’ya karşı savaştılar”.
Türkistan Lejyonu
Almanya ile Sovyetler Birliği arasında savaş başladığı yıllarda, Almanya’da olan Türkistanlı Veli Kayyum Han ve Paris’te olan Kokand ve Alaş-Orda Muhtar Cumhuriyeti’nin önderlerinden Mustafa Çokay, Alman esir kamplarında yaşayan ırkdaşları ile ilgilenmeye başladılar. Mustafa Çokay esir kamplarındaki bulaşıcı tifo hastalığına yakalanarak 27 Aralık 1941 yılında Berlin’de vefat etti.
Bundan sonra Veli Kayyum Han, Türkistanlı esirleri kamplardan kurtarmak için çalıştı. 1942 yılının başında Alman genel kurmayı ile görüşerek “Türkistan Lejyonu”nu kurmaya muvaffak oldu. “Türkistan Lejyonu” ilk defa 2 Mayıs 1942 yılında Bryansk ormanlarında Kızıl Ordu’ya karşı çarpıştı.
Türkistan, Allah Bizimle
Ağustos 1942′de Veli Kayyum Han önderliğinde “Türkistan Millî Birlik Komitesi” kuruldu ve aynı zamanda “Millî Türkistan” mecmuası yayın hayatına atıldı. Mecmuanın birinci sayısı 15 Ağustos 1942 tarihinde “Bizim Yol” adı ile yayınlandı. “Türkistan Lejyonu”nun cephelerdeki asker ve subay sayısı 1944 yılının sonunda 181 bin 402 idi.
Bunlara ek olarak askerî üniforma giyen ve lejyona mensup olan iaşe birlikleri de kurulmuştu. Buradakilerin sayısı 85 binden fazla idi. 1944 yılının sonunda “Türkistan Lejyonu”nda, 267 binden fazla Türkistan askeri var idi. Lejyon Almanlara bağlı olsa da, bölük ve tabur kumandanları Türkistanlı subaylardan teşkil edilmişti.
Lejyonun siyasî ve millî işlerini Türkistan Millî Birlik Komitesi yönetirdi. Her bir asker ve subayın sağ kolunda “Türkistan, Allah Bizimle” yazısı takılıydı. Yemin merasimi, Kur’an-ı Kerim ve iki kılıca el basılarak, Türkistan bayrağı altında düzenlenirdi.
Alman Savaş Esirleri İdaresi tarafından 1943 yılında verilen bilgiye göre, savaşın ilk yıllarında (1911-1942) Kızıl Ordu’dan 1 milyon 700 bine yakın Türkistanlı asker Almanlar’a esir düşmüştür. “Türkistan Lejyonu” Kızıl Ordu’ya karşı yaptığı savaşlarda bazı başarılar da elde etti.
Ruslar “Türkistan Lejyonu”’ndan esir aldıkları askerleri “Kara Faşistler” diye hemen kurşuna dizdiler. “Türkistan Lejyonu”ndan 1944 yılının sonuna kadar tahminen 65 bin asker savaşlarda şehid oldu. “Türkistan Lejyonu” Özbek, Kazak, Kırgız, Türkmen, Tacik ve Karakalpaklar’dan teşkil edilmişti. Birliği kuran Veli Kayyum Han aynı zamanda “Türkistan Milli Birlik Komitesi’nin de teşkil etmiştir.
Batılı’nın İhaneti
II. Dünya Savaşı’nın Almanlar aleyhine gelişme göstermesi, buradaki Türkistanlı askerlerin durumunu da değiştirmeye başladı. Batı cephesinin açılmasından sonra Doğu’daki Alman birlikleri geri çekilmeye başladı. O vakit “Türkistan Millî Birlik Komitesi” türlü yollar ve bahaneler ileri sürerek, 70-75 bine yakın Türkistanlı askeri Batı’ya getirmeye muvaffak oldu. Bundan maksat, Türkistan Lejyonu’ndaki askerleri Batı cephesine alarak onların Kızıl Ordu’nun eline geçmesini önlemek idi.
Türkistan Lejyonu’nidaki askerlerin çoğunluğu İtalya ve Fransa cephelerinde geri hizmette görevlendirildi. Böylece; Türkistan Milli Birlik Komitesi, Türkistanlı askerleri Kızıl Ordu’nun elinden kurtardı. Batılıların insanî, ahlâkî duygu ve düşünceleri sayesinde kurtulacaklarını uman Türkistanlı askerler bu ümitlerinin boş olduğunu savaş bittikten sonra gördüler. Onlar, Batılılar tarafından idama mahkum edilen kitleler gibi Sovyet Rusya cellatlarına teslim edildiler.
Yalta Antlaşması Facia Oldu
II. Dünya Savaşı bittiğinde 70 binden fazla Türkistanlı asker, İngiltere ve Amerikalılar’ın elinde esir idi. Müttefik Devletler, Amerika, İngiltere ve Sovyetler Birliği, Şubat 1945 yılında Yalta’da toplanarak anlaştılar. Anlaşmaya göre; her bir devlet savaşta esir düşen vatandaşını geri alacak idi. Bu karar Batılı esirler için sevindirici idi, fakat Sovyetler Birliği’nden Almanlar’a esir düşenler için ölüm fermanından farkı yoktu.
“Yalta Antlaşması”na göre, Amerika, İngiltere ve Fransa ordusunun elinde esir olan Türkistanlı ve başka millet askerleri zorla Sovyetler Birliği’ne teslim edilmeye başlandı. Almanya’da kendi lejyonunu kuran ve Kızıl Ordu’ya karşı çarpışan Türkistanlı ve diğer kavimlerden 200 binden fazla esir Sovyetler Birliği’ne dönmemek için direndi. Fakat Müttefik devletlerin subay, asker ve ayrıca Rus subayları, nerede bir eski Kızıl Ordu askerini veya esirini Almanlar ile Kızıl Ordu’ya karşı çarpışan askerleri görseler hemen Ruslara teslim ettiler.
Ruslar teslim aldıkları askerleri kızıl vagonlara doldurarak geri gönderdiler. Onların bir kısmını hemen kurşuna dizdiler, bir kısmını ise Sibirya veya başka yerlerdeki çalışma kamplarına sürgün ettiler. Rusların teslim aldıkları esirleri kurşuna dizdiklerini duyan daha teslim edilmeyen askerler intihar etmeyi tercih ettiler.
Bu gibi vakaların çoğalması neticesinde Kasım 1945 yılında Eisenhauver “Rusya’ya hiç kimse zorla gönderilmesin” diye uyardı. Fakat bu uyarının gecikmesi sonucu binlerce Türkistanlı ve başka milletlerden esirler Ruslar tarafından kurşuna dizilmişlerdi. Bunun neticesinde Almanya’da ve Avrupa’nın başka memleketlerinde çok az sayıda Türkistanlı kaldı. Verilen bilgilere göre, savaştan sonra Almanya ve Avrupa’nın başka devletlerindeki Türkistanlı askerlerin sayısı sadece 800-1000 civarında kalmış idi.
Ergeş Şermet Bulakbaşı bu konuda şunları yazar: II Dünya Savaşı’nın sonunda Türkistanlı askerlerin başına yine ağır felaketler geldi. Bu zamanda önümüzde iki önemli vazife var idi. Bunun birincisi ve en önemlisi vatandaşlarımızın Rusların eline geçmesini önlemek ve onları UNRRA kamplarına yerleştirmek idi. Fakat bu yoldaki hareketlerimiz netice vermedi.
Türkistanlı askerlerin Ruslar’a teslim edilmemesi ve esirlikten kurtarılması hususunda yaptığımız müracaatlarımıza önem vermediler. Batılı küçük rütbeli subay ve memurlar “Yalta Konferansının kararları kutsal” diyerek kabul etmediler. Milletlerarası Kızılhaç Teşkilatı ile yaptığımız yazışmalarımız neticesinde, Kızılhaç, bu hususta yardım vermeye hazır olduğunu, fakat elinde imkan olmadığını bildirdi. Sadece nerede kaç Türkistanlı askerin olduğunu tespit edebileceklerini bildirdi.
Bu dönemde askerlerimizi Batılı Müttefik Devletler, Ruslara teslim etmeye başladılar. Ruslara teslim olmayı istemeyenler intihar etmeye başladılar. Elimizden bir şey gelmediği için çok üzüldük, neticede 70 binden fazla askerimiz zorla Ruslara teslim edildi. Almanya ve Avrupa’nın türlü kuytu köşelerinde dağınık ve saklanarak yaşayan vatandaşlarımızı toplamak gerek. Avrupa’da 1000′e yakın vatandaşımızın kaldığı tespit edildi.
Bu arada şunu da belirtmeyi uygun görmekteyim. Bazı Türkistanlı askerler Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduklarını ve Almanya’ya okumaya geldiklerini, savaşta her şeylerini kaybettiklerini bildirerek Türkiye’ye gelip yerleşti, bir kısmı ise Almanya’da kaldı.
Yukarıda belirttiğimiz gibi Türkistanlılar için II. Dünya Savaşı büyük felaketler getirdi. Binlerce ana-baba evladından ayrıldı, kadınlar dul, çocuklar yetim kaldılar. Kader, II. Dünya Harbi’nde Türkistanlı askerleri iki cephede çarpışmaya mecbur bıraktı. Belki de onlar öz kardeşlerine bile kurşun sıkmış olabilirler. Türkistan halkının I. ve II. Dünya Savaşlarında uğradığı kayıplar çok büyük oldu ve yapılan çeşitli araştırmalarda bu kayıplar hakkında kesin bir sayı tespit etmek hâla mümkün değildir.

Kaynak: Tarih ve Düşünce

Das Boot  / 1981

Hep ön yargı ile yaklaşmıştım. Bi film düşünün yaklaşık 3 saati deniz altında geçiyor. Tek mekan deniz üstü ve deniz altı. 3 buçuk saat süren filmde bi an olsun tempo düşmedi. 2. dünya savaşı üstüne çekilen güzel filmlerden ve son zamanlarda bu güzellik  de bir film izlediğimi hatırlamıyorum. Ve demem o ki şiddetle tavsiye edilir. 

NOT: Kısaltılmış hali yaklaşık 150 dk ama siz orjinal hali olan 210 dl olanı izleyin.

Johnny Silahını Kaptı -1

Johnny Silahını Kaptı -1

“Neyin önemli olduğunu biliyorlardı. Hayatın her şey demek olduğu biliyorlardı. Hıçkırıklar içinde haykırarak öldüler…”

Metallica’nın “One” adlı parçasının klibi, Dalton Trumbo’nun “Johnny Silahını Kaptı” (Johnny Got His Gun) isimli kitabının filme uyarlanmasından bir sahne ile başlar.

Sahnede doktorların başında olduğu bir genç tedavi edilmeye çalışılırken, daha sonra küçük bir çocuğun…

View On WordPress

2
ÇARKACI-ÖZEL HAREKAT BİRLİKLERİ  . Çarkacı, Türk kavimlerinin düzenli akınları sırasında kullandıkları ve yeni ay (hilal) şeklinde konumlandırdıkları askeri birliklerin iki sivri ucunda görev alan özel eğitimli birliklerdi. Bugün profesyonel askeri disiplin içerisinde “Özel Harekat”  gruplarına benzer şekilde sorumluluk alır, ana askeri kuvvet savaş alanına inmeden önceki ilk direnişi yıkmak ve savunmada boşluklar yaratmak için kullanılırlardı. Seçme birlikler olmaları ve düzenli orduya kıyasla daha esnek hareket etmeleri, meydan savaşı beklentisindeki düşman birliklerinde olumsuz psikolojik etki yaratmada ve sonraki düzenli kuvvetlerin yoğunlaşabileceği savunma hattındaki zayıf noktaların tesbitinde fayda sağlardı. Kelime etimolojik olarak günümüze ulaşan az sayıda Kıpçak Türkçesi kelimelerdendir. 2. Dünya savaşında Asya Türkleri  bağımsızlık savaşı vermişlerdir. Rusya’nın Asya Türkleri’ni asimile-yok  etme çalışmalarına karşı birlikler oluşturmuşlardır. Gazete ve Dergiler’le bu çalışmalarını sürdürmüşlerdir. Türkistan Lejyonu-ÖZEL HAREKATÇILARI ; Türkmen gönüllüleri “Türkistanlılar” (Ekim 1943, Kuzey Fransa) Ana madde: Türkistan Lejyonu Türkistan Lejyonu, Özbekler, Kazaklar, Kırgızlar, Türkmenler, Karakalpaklar, Balkarlar, Karaçaylar, Azeriler, Dağıstanlılar, İnguşlar, Çeçenler olmak üzere Müslüman halklardan oluşturulmuştur. Toplama merkezi: Legionowo Türkistan Lejyonu mensupları için Yani Turkestan (Yeni Türkistan) gazetesi, Milli Turkestan (Milli Türkistan) ve Milli Edabiat (Milli Edebiyat) dergisi yayımlanmıştır. 1942 yılının sonuna doğru 450., 452., 781., 782., 783. ve 784. tabur olmak üzere altı tabur, 1943 yılının başlarında 785., 786., 787., 788. ve 789. tabur olmak üzere beş tabur, 1943 yılının ikinci yarısında ise 790., 791. ve 792. tabur olmak üzere üç tabur kurulmuştur.
Savaş Ve Tanrı İlişkisi

Giderek her iki adamın dağıttı başlar o kadar çoğalmıştı ki, üst üste konsalar büyük bir dağ olabilirdi. Ve her iki adam uyuyor uyuma yuvarlanma duyuyordu başlar. Bir kiy oyunundaki gibi. Hafiften gümbürdeyerek. Gümbürtüye uyanıyordu her iki adam.
Ama öyle buyurdular, diye fısıldıyordu biri.
Ama yapan biziz, diye haykırıyordu öteki.
Ama korkunç bir şeydi, diye içini çekiyordu biri.
Ama kimi de eğlenceli, diye gülüyordu öteki.
Hayır diye haykırıyordu fısıldayanı.
Evet, diye fısıldıyordu öteki. Kimi de eğlenceliydi.
Saatlerce oturuyorlardı gece.Uyumuyorlardı. Derken söze başlıyordu biri:
Ama Tanrı böyle yarattmıştı bizi.
Ama Tanrı’nın bir özürü var, diyordu öteki. Tanrı yoktur.

My Way / 2011

Sağlam bir kore filmi daha. Olay 2. Dünya Savaşında Japonların işgal ettiği koreden başlayıp Rusların elindeki Stalingrad ordan da Almanların elindeki Normandiya kıyılarına kadar uzanır. Japonların Koreyi işgal etmesinden dolayı koreliler olimpiyatlardan elenir. Japonların olimpiyatlara japon göndermesi korelilerin hoşuna gitmez ve olimpiyat elemesi adı altında bir yarışma düzenlenir. Korelilerin koşuyu kazanmalarına rağmen birincilik japonlara verilir. Bu duruma sinirlenen koreliler ayaklanma çıkarıp kimisi mahkemede yargılanır ve ceza olarak imparator ordusuna alınıp sovyet rusya ile savaşmaları emredilir. Olaylar da burdan sonra başlıyor. Kimi yerlerde kamera açıları öyle güzel kullanılmış ki..Size tavsiyem izleyin derim. Bu arada unutmadan söyleyelim filmde işlenen konu gerçek yaşanmış bir olaydan alınmıştır. İyi seyirler.

Güneş İmparatorluğu

Zengin Britanyalı ailesi ile Şangay’da oturan, ancak II. Dünya Savaşı’nda Japonya’nın Şangay’ı istila etmesi sırasında onları kaybedip, yolu bir esir kampına düşen Jamie “Jim” Graham adlı çocuğun öyküsünü anlatan, Spielberg yapımı, 1987 den kalma bir film efenim. Baş rolde  Christian Bale mi var yok yok değildir o kadar eski mi yahu film diye diye izlediğim 154 dakikamı feda edebildiğim verimli bir filmdi tavsiye edebilirim:)

Türkçe: Ağustos’ta Rapsodi, İngilizce: Rhapsody in August.

Bir sessizlik içerisinde, dağ ve bulut görüntüleriyle dâhil oluyoruz filmin içerisine. Mavi üzerine beyaz desenleriyle gökyüzüne eşlik eden doğal sesler arada bir bizlere eşlik etse de bunları yadırgamıyoruz; lakin hafif bir rahatsız edicilik olduğunu da reddedemeyeceğim kendi adıma. Akabinde, tüm bunlardan sıyrılarak akordu bozuk bir piyano üzerinde gezinen ellerle başlayan bir sekansa geçiş yapıyoruz; sonrasında da ellerin sahibine doğru uzanan ve karakteri görmemize, tanımamıza olanak sağlayan bir açıyla baş başa kalıyoruz. Bu esnada tanımadığımız bir ses, durumu anlatırcasına konuşuyor duru biçimde. Filmin girişiyle beraber kazandırılan temel noktanın nesiller arasında farklılıkların belirtilmesi olduğunu düşünmeniz çok garip olmaz belki; fakat bana kalırsa net olarak verilen ilk mesaj, geçmişten kopmanın bir şekilde imkânsız oluşu. Sachiko Murase’nin canlandırdığı Kane karakteri, yalnızca yaşıyla değil aynı zamanda da gerek oyunculuk gerekse senaryo açısından filmin en olgun kimsesiydi bana kalırsa. II. Dünya Savaşı esnasında Nagazaki’ye atılan Fat Man (Şişman Adam) isimli atom bombası nedeniyle kocasını kaybetmiş, Nagazaki’nin kırsal kesimlerinde yaşamakta olan Kane’nin çocukları, Amerika’ya yerleşmiş akrabalarını ziyarete giderler ve Amerikalı olmuş aile bireylerini incitmemek adına II. Dünya Savaşı ile alakalı anılarını anlatmaktan kaçınırlar. Bu durumda, elbette akrabalarının statülerinin de büyük bir payı vardır ve bu da insanoğlunun en büyük zaaflarından birini gözler önüne çarpıcı şekilde sermektedir: İsteklerimizi sağlamak adına her şeyi sineye çekebiliriz, acılarımızı yok sayabiliriz. Gerek Kane’nin anlattıkları, gerek torunlarının kendi aralarında konuşmalarıyla filme paralel başka bir hikâye daha örülüyor bana kalırsa. “Bu güzel Nagasaki kentinden başka; atom bombasıyla ortadan kaybolmuş bir Nagasaki daha var.” Kane’nin torunları, şehre inip dolaşmaya başladıkları esnada Nagazaki’yi izlerken dillendiriyor içlerinden biri bunu. Ardından büyükbabalarının atom bombasıyla öldüğünü ve büyükannelerinin nasıl kurtulduğu konu ediliyor. Hayatta kalmayı başarsa bile başaramadıkları da. “O gün, büyükbabayı aramaya kente geldi. Büyükbaba’nın öğretmenlik yaptığı okul, patlamanın olduğu yere yakındı. –Peki, büyük babayı buldu mu? –Okul dümdüz olmuş, yanmıştı. Yanmış cesetlerle doluydu. Hangisinin büyükbaba olduğunu bilmek imkânsızdı.” Bu ufak konuşma, küçük çocuklar arasında geçmiş olsa da beni en çok etkileyen düz bir sahneydi. Aslında buraya en çok şuna değinmek için ekledim bu konuşmayı: Film, yalnızca görüntüleriyle değil, konuşmalarla da olabildiğince sembolik bir üsluba sahip. Bunun neresi sembolik diyebilirsiniz elbette; ama şunu söylemekte fayda görüyorum ki çok acıklı olmadan söylenebilen sözlerle geçmiş sahneleniyor. Dediğim gibi, bana kalırsa sembolist yönüyle paralelde örülen filmin içerisine de sokmakta bizleri.

Şehri gezdikleri sırada, çeşitli anıtları da bizlere göstererek yine o buhranlı günlere bizleri götürmekte olan filmin ilerleyen sahnelerinde büyükanne Kane’nin endişelerine, hikâyelerine ve acılarına tanık olmaya devam ediyoruz. Bir yerde ailesinden bahsediyor torunlarına Kane, Natakichi isimli ağabeyinin üzerinde duruyor hatırladığı kadarıyla. Evden ayrılıp ayakkabıcı olan, sonra da patronunun karısıyla kaçan biri bu karakter. Babası kızıp evine kabul etmediği için dağda, kendi yaptığı ufak barakada, yıldırım çarpıp yanan iki sedir ağacı altında fakir yaşam sürmüş biri. “Bu ağaçlar birlikte intihar eden iki âşığa benziyor.” Natakichi’nin sevgilisinin bu sözleri üzerine yapılmış bir evde. Sonra torunlardan büyük olan ikisi dağda yürüyüşe çıkıyor ve kelimelerle anlatılmış ağaçları bizlere görsellikle vurguluyorlar. Film içerisindeki sembolizmin altını çizen bu sahnelerde kültürler bir kez daha tanımlanırken Kane’nin karakteri daha da açıklanıyor esasında. Daha önce de söylemiştim: insan geçmişinden kopamıyor. Önce Kane’nin çocukları dönüyor Amerika’dan. Sonra nesiller arası çatışmaları görüyoruz. Japonya gelenekleri, insanların düşünceleri ve bir sürü şeyin altı tek tek açıklığa kavuşuyor diğer zamanlardaki gibi. Amerika’dan gelen çocukları, Kane’nin karşısında akrabalarının zenginliklerini övüyorlar. Büyükanne ise kardeşinin zenginliğiyle değil, kendisiyle ilgilendiğini belirterek çocuklarını azarlıyor. Sonra da tüm bu konuşmaların geçtiği yerden hışımla kalkarak torunlarını başında topluyor. Dolunaydan bahsediyor, kocasının onu izlemeyi sevdiğinden. Bu sırada arkasından onun eski kafalılığı hakkında konuşmaya başlanıyor. Güçlü kurallarından, katı yapısından ve bu nedenlerle antika kafalı olmalarından bahsediyorlar. Onu Hawaii’ye göndermek üzerine planlar kuruyorlar ve onun yanında olmaktan da kaçınıyorlar aynı zamanda. Sonra sahne, büyükanne ve torunlarının bir banka yan yana oturarak ayı izleyişlerine dönüşüyor. Sonra bir telgraf geliyor. Amerika’daki akrabalarından birinin hemen geleceğini yazan bir tane. Kane’nin çocukları, akrabalarının mahcup edildiğinden endişelenerek kızıyorlar, Amerikalılara atom bombasını hatırlatmanın kötü olduğundan bahsediyorlar. Amerika ile bağlarının koparılması için geleceklerini düşünüyorlar. Ve sonrasında, Kane giriyor devreye. Tüm bıkmışlığı ile konuşuyor. “Doğruyu söylemenin neresi yanlış?” diyor. Atom bombası atıp hatırlamaktan hoşlanmamalarını eleştiriyor, istedikleri takdirde hatırlamayabileceklerini ama kendisinin unutamayacağını net bir şekilde belirtiyor. “Savaşı bitirmek için attıklarını iddia ediyorlar. Neredeyse kırk beş yıl oldu. Ama o parıltı savaşı bitirmedi. Hâlâ insanları öldürüyorlar. Yine de savaş suçlu. İnsanlar savaşı kazanmak için her şeyi yapıyor. Eninde sonunda hepimiz harabe olacağız.”

Filmin birinci saatinden sonra da Amerikalı akrabalarından biri geliyor. Uçağın iniş sahnesinden bahsetmek istiyorum bir de. Çocukları da havaalanına getirmiş olan aile, akrabalarına yaranmak isterken daha uçak yanaşmadan bekleme salonuna geçtiğinde kendi aralarında konuşuyor Kane’nin torunları. Clark (Richard Gene) ile tanışmak istemedikleri konusunda anlaşıyorlar ve kaçıyorlar oradan. Ve bu arada uçaktan inmiş olan Clark neden eniştesinden (amca diyerek çevrilmiş ama anlaşılıyor) bahsetmediklerini soruyor Kane’nin çocuklarına. Clark’a otel ayarlamak istediklerinde halasının yanında kalmayı düşündüğünü ama oraya gitmeden hemen önce eniştesinin öldüğü yeri görmek istediğini söylüyor ve rotalarını o yöne çeviriyorlar ki orada da çocuklarla karşılaşıyorlar. Havaalanından kaçıp gitmiş olan çocuklar, dedelerinin öldüğü yeri, okulu ve yanındaki anıtı tekrar ziyaret etmeye gelmiş durumda. Orada çocuklar, Clark’ın aslında halasından özür dilemeye ve 9 Ağustos sonrasında onu Amerika’ya götürmeye geldiğini öğreniyorlar. Arka planda okul bahçesindeki çocukların oynadığı, yürek burktuğunu düşündüğüm bir sahneye geçiyoruz. Dua etmeye ve çiçek ekip bakım yapmaya gelmiş insanlar, ailemizin yanına ve anıta yaklaşıyorlar. İçlerinde kör olanlar var, sadece dokunarak anıtın etrafında dolaşıyor mesela bir tanesi. Ölen çocukların sınıf arkadaşları olduklarını öğreniyoruz. “Çünkü onlar görülebilecek en korkunç şeyi gördüler.” Film içerisinden pek çok şeyi buraya döktüm; ama son üç dört sahnem kaldı zaten. Akşam olduğunda eve gitmiş durumda Kane ve Clark’ın konuştuklarını görüyoruz. Kane’nin torunlarından biri, arkadan onları izliyor gizlice ve biz ona karşı olan bir açıyla, biraz yabancı gibi biraz da oradaymışçasına dâhil oluyoruz konuşmaya. Halasından özür diliyor Clark ve sonra ikisi de birbirine teşekkür ediyorlar. 1990’ın 9 Ağustos’una geliyoruz. Ölenler için ayin yapıp dua eden insanların arasında Clark. “Ötede yeniden buluşmamıza izin ver.” Dua edenleri, Clark’ın dua edişini, Kane’nin edişini görüyoruz. Sonra torunlardan birinin gözünden yerde oraya buraya dağılarak da olsa belirli bir yolda karıncalı izliyoruz. Kahverengi ton içerisinden, yavaşça giderek yeşil, taze bir fidana tırmanıyorlar. Elbette bizim bakışlarımız da yapıyor aynını. Bu esnada duayı işitiyoruz ve duanın bitimiyle kırmızı bir gülle denk geliyoruz. Açmış, taze bir gül bu. Bir hayret, bir tebessüm düşürüyor insanların yüzüne.

Clark’ın babasının ölüm haberi gelmesi üzerine adamcağız toparlanıp hızla ayrılıyor, bir hoşça kal bile diyemeden halasına. Bu sırada aynı ölüm haberini almış Kane de özür diliyor ağabeyinden. Bu haber üzerine iyice kötü bir hâle giriyor kadın ve bunu, açıkça görüyoruz. Davranışlarında değişmeler giderek büyüyor. Yağmur yağıyor, şiddetli bir yağmur ve şimşekler çakıyor, gök parçalanırcasına gürüldüyor. “Kendinizi koruyun! Bomba geliyor!” diyor Kane.

Yazımı sonlandıracağım kısımdan hemen önce bahsetmek istediğim birkaç şey daha var. Biliyorum epey uzun bir yazıya dönüştü bu, sahneleri açıklamamdan ötürü. Filmde, arka plana yerleştirilen sesler ve replikleri tamamlayan görüntüler ve aynı şekilde, replikleri tamamlayan görüntüleri görebiliyoruz rahatça. Akira Kurosawa’nın bu filminde, sembolizmin güçlü yanlarını görüyoruz ve birbiriyle ahenk içerisinde olan her parçanın oluşturduğu atmosferle bizi iki farklı zamanda geçen iki farklı öyküye dâhil edişine kusursuzca hayran kalıyoruz ya da sadece ben kalıyorum. Filmdeki karayılan sahnesinden bahsetmedim; zira orada ayrı bir mahremlik görüyorum diyebilirim. Her neyse, birbirinden farklı zamanlarda yaşanmış olaylar, sonuç sahnesiyle birbiriyle net biçimde kesişiyor; ama ondan hemen önce filmin gerçek bir simgecilik örneği olan çok meşhur ve etkili repliğini yazmak istiyorum. “Bomba atıldığında orada gökyüzünde bir göz açıldı. En korkunç göz… Böylece kardeşimin saçları döküldü ve o utanarak kendini odasına kilitledi, hep o gözü çiziyordu.”

Gündüz olmuş, büyükanne evden ayrılmış. Biri gelip kendisine uğradığını ve bulutları görünce Nagazaki’ye doğru gittiğini söylüyor. Bulutlar o günkülere benziyor çünkü. Sağanak yağmur başlıyor. Dört torun koşarak evden çıkıyorlar. Arkalarından Kane’nin çocukları koşturuyor. Farklı yerlerde, farklı açılardan art arda koşan altı kişiyi izliyoruz birkaç kez. Sonra gözlerimiz bir siluete takılıyor. Şemsiyesiyle ve yaşlı vücuduyla koşturmaya çalışan bir kadın bu. Ardından gelenleri ikişerli olarak görüyor, sonra da kadının yağmur ve rüzgâra karşı mücadelesini izliyoruz. Sonra torunlarını ve çocuklarını tek tek izliyoruz koşarken peşinden. “Büyükanne” diyorlar ve şemsiye ters dönüyor.

“Çocuklar gülü gördü
Yalnız başına tarlada
Masumca çiçekleniyor.
Bitmeyecek şekilde
Işığıyla büyüyor.
Tarladaki yalnız gülü
İzliyor.”

Ve bir yağmur damlasıymışçasına düştü üzerlerine felaket.